Kategoriler

mezar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mezar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Nisan 2016 Salı

7
yorum
Can Suyu..

Bahar geldi.
Yine...
Çiçekten, bahçeden hoşlananlarda bir hareket başladı.
Bahçeler düzenleniyor, yeni tohumlar, çiçekler ekiliyor.
Fotoğraflar paylaşılıyor bahçelerden, saksılardan.

Ben senden sonra edindim bu alışkanlığı,
Senin o küçücük mezarın, benim bahçem oldu kuzum.
Toprağının boş kalması, üstündeki çiçeklerin kuruyup solması acıtıyor canımı çok.
Nedense.
Muhtemelen şu soğuk mermer ve kara toprak simgelerinin verdiği acıdan.
Diktiğim çiçeklerle mezarındaki soğuk mermeri ısıtmaya, kara toprağını renklendirmeye çalışıyorum aklımca.


Abinle bu Pazar günü geldik yanına,
Çiçekleri ona seçtirdim, neyi nereye dikeceğimize birlikte karar verdik.
Yukarıdaki kalbin tam ortasına mis kokulu kekik, etrafına sarı menekşeler; aşağıya da iki lila rengi papatya..
Sarı-lacivert taşlar geçen yıldan kalma. Yıkayıp tekrardan dizdik toprağının etrafına.
Ben çiçeklerini diktim,
ellerimle değiştirdim toprağını.
Geçen sonbahar diktiğimiz ama üzerinden geçen zorlu Ankara kışından sonra kapkara olup kuruyan çiçekleri taa dipten, köklerinden söktüm. Çiçeği kökleriyle birlikte yavaş yavaş çektikçe o toprak açılıyor ya. Canımı alıyor sanki annecim. Bi an o toprağın içinden bana ellerini uzatacaksın sanıyorum. Bedeninin çook daha derinde olduğunu biliyorum ama bilmek işe yaramıyor bazen. Bilsem de asla ordan çıkmayacağını "bi çıksa, ahh, bi uzatsa o minik ellerini.." diye iç geçiriyorum bazen. Pazar günü de öyle oldu, mezarını baharla süslemek için toprağının yaklaşık 10 cm.lik üst katmanını kaldırıp attım. Bir ağacın dibini epeyce kazıyarak tertemiz, doğal toprak çıkardım. Bu yeni toprağı yaydım mezarının üstüne, çiçeklerimizi diktim. Yeni çiçeklerin can suyunu ilk abine döktürdüm, bir yandan da anlattım abine can suyunun ne olduğunu. Can suyu.. Ne güzel bir tabir değil mi! Bitkiler canlansın, yaşasın, büyüsün diye, dikildikten sonra verilen ilk su. Biraz garip bir durum işte. Minik bebeğimin mezarına can suyu döküyorum ama bebeğim için değil, minik çiçekler için.
Bir an öyle olsaydı diye bir hayal geçiyor aklımdan, o can suyu ölen insanlarda da işe yarasa ya..
Sonrası gelmiyor hayalimin.
Çünkü biliyorum.
Kim olduğumu, " kul" olduğumu biliyorum.
Veren de O, alan da O, biliyorum.
Şu dünyadaki  hiçbir bilim, hiçbir teknoloji, hiçbir güç bunu sağlayamaz biliyorum.
Kul olduğumuzu, gücün, var etmenin sadece O'na ait olduğunu bir kez daha idrak ediyorum.
Hamd olsun Allah'ım, verdiğine de aldığına da. Senden gelen her şeye Hamd olsun.
Bu dünyada bana zulüm gelen bu günler de geçecek ve eğer layık olabilirsem senin gittiğin yere, orda kavuşacağız.
Şimdilik minik cennet bahçemiz senin mezarın.
Kabul ettik, benimsedik.
Süsledik, temizledik.
Ailemizin minik bahçesine baharı getirdik.

Devamı --> »

11 Ocak 2016 Pazartesi

2
yorum
Uzaktan izledim seni..

Karşıyaka'daydım bugün.
İş arkadaşımızın cenaze törenine katıldık.
Birçoğu uzun süredir gelmemiş mezarlığa
Epey incelediler etrafı.
Ben sessiz kaldım,
Her köşesini, her ayrıntısını bildiğimi belli etmedim.
Oğlum da burada yatıyor diyemedim.
Dersem tutamazdım kendimi, tutmalıydım.
Mezarına bile gelemedim biliyor musun annecim,
Tepeden, uzuuun uzun izledim mezarını..
O kadar uzaktan bile seçilebilen tatlı mezar taşını..




Devamı --> »

4 Eylül 2014 Perşembe

9
yorum
Mezarında boş yer var mı, ben de girip yatayım mı?

"Mamoş palton tutayım mı?
Hayrın için satayım mı?
Mezarında boş yer var mı?
Ben de girip yatayım mı?"

     Böyle bir türkü yazılmış. Kim bilir bunu yazan nasıl bir acı yaşadı, hangi yakını öldü de onunla birlikte mezara girmek istedi bilmiyorum. Ama onun yaşadığı acı çok tanıdık bana, onun mezara girme isteği benim de bu hayattan beklentim. 


     Çünkü sen öldükten sonra çok istedim ölmeyi, babana çok yalvardım sen,ben ve Efe, biz de ölelim nolur diye. Artık bu hayatın bi anlamı yoktu çünkü, ölüm bu kadar yakın ve gerçekse, minik oğlumuz ölüp gittiyse öbür tarafa biz niye yaşayalım dedim. Anneler bebeklerini yalnız ve kimsesiz bırakmaz, bırakamaz, peşinden gider bebeklerinin. Ama olmuyo işte oğlum, olmamalıymış da. Çünkü Allah herkese bir ömür biçmiş, mecburen o ana kadar beklemeli ve o ölüm bizim elimizden olmamalı. Allah ne zaman ne şekilde isterse öyle olmalı. Bu günaha girersem nasıl cennete giderim, o zaman seninle kavuşamam ki orda. Allah korusun.. Tek umudum orda kavuşacak olmamız. İnşallah..

     Hem ben ve baban neyse de abinin yaşamaya hakkı var, değil mi? O daha bir çocuk ve hayattan çok beklentisi var. Annesine, babasına ihtiyacı var daha onun. Aklımı, psikolojimi sağlam tutmam gerekiyor bu yüzden, abine haksızlık yapmamam gerekiyor. Senin acınla bunu başarabilmek çok zor ama mecburum. Abin büyüyüp bir yetişkin olduğunda "Ben 9 yaşındayken kardeşim öldü, ondan sonra annem böyle oldu, ondan sonra annem olamadı.." dememesi lazım. Beni suçlar, bana darılır o zaman. "Ben de senin oğlun değilmiydim, kardeşim öldükten sonra beni hiç umursamadın!" demez mi? Demesin oğlum, abin üzülmesin. Nasıl sana yanıyorsam, onun acısına da dayanamam. İkinizin acısını kaldıramam. Ayakta kalmaya, sağlıklı kalmaya çalışıyorum bu yüzden, onun hakkını yememeye, ailesini korumaya çalışıyorum. Allah yardım etsin bize..


     Türkünün ilk cümleleri de acıtıyor canımı. Sadece kafiye yapabilmek için yazılmış gibi dursa da öyle değil bence. Ölen birinin eşyaları kalıyor geride. Vermek lazımmış ihtiyaç sahiplerine, hayır için birilerine dağıtmak lazımmış. Ama nasıl yapayım ben, nasıl vereyim sen kokan eşyaları. Yatağını bile kaldıramamıştım ilk ay, yanı başımda durmuştu yine yatağın, yanı başımda ve bomboş. Üzerinde başının izi vardı hala. Kıyamadım, bozamadım yatağını. Bir umut vardı içimde bir şey olur da geri gelir mi oğlum diye. Ama gelmedin, gelmeyeceksin.

     Senin de kaldı herşeyin annecim, kıyafetlerin, oyuncakların, bezlerin, kremlerin, emziklerin, biberonların.. Buzlukta çorban kaldı mesela hala dökemediğim, deterjanlar bebek tenine zarar veriyormuş diye senin kıyafetlerin için aldığım toz sabun mesela. O kadar şey kaldı ki elimde, hepsi sen hepsi minik oğlum. Öldüğün gün hastanede giydiğin kıyafetin.. O kadar sen kokuyor ki inanamıyorum o kokuyu içime çekip de senin artık olmadığına. Doktor kan almak isterken damarını bulamamış, kanatmıştı kolunu. O kanının izi var hala üzerinde. O kadar kızmıştım ki doktora, minicik bebeğe bu yapılır mı diye. Sonra saatler geçip, sen gittikçe kötüleşince anlamışlardı beynindeki tümörü. Ve toplanan beyin sıvısını boşaltmak için bir delik açtılar kafatasına, kurtardılar hayatını o an. O zaman da teşekkür etmiştim içimden o doktora, ne kadar ulvi bir insan gibi gelmişti bana. Çok tuhaf değil mi? Kan alırken kolunu bir kaç damla kanattı diye bir doktora lanet ederken, kafatasını delen bir doktora minnetle bakmak.. İşte bu hayat bu kadar mantıksız, anlamsız ve kötü.

     Sabah senin öldüğünü haber veren doktorlara bağırmıştım, "bırakmayın oğlumu, siz doktor değil misiniz, ameliyat edin, makinaya bağlayın duran kalbini, yoğun bakımda ölür mü bir bebek.." diye. Hayatını kurtarsalar birer kahraman olacaklardı ama sen onların elinde öldüğün için beceriksiz birer aptal hepsi. Oysa onların elinden ne gelir ki. Hepsi de benim gibi birer insan, ben üniversitede bilgisayar mühendisliği okumak istemişim, onlar da tıp fakültesi. Hepsi bu, benden tek farkları bu. Hiçbir okul, ölümü nasıl engelleyeceklerini öğretmez ki öğrencilerine. Zaten yazılmış bir düzen, engellenemez bir ölüm anı yok mu. Allah'ın belirlediği o anı hangi kul değiştirebillir ki.. Değiştiremedik de zaten oğlum, canımı isteseler seve seve verecekken benden hiç birşey istemeden "oğlunuz öldü" dediler. Oğlumuz ölmüş.. Biz babanla yoğun bakım koridorunun kapalı kapısına bakarak beklerken oğlumuz içerde ölmüş. O sensörlü cam kapının kayarak yanlara doğru açılması ve hep birlikte bize yaklaşan doktorlar.. Hiç birşey söylemeleri gerekmiyordu zaten, onlar öyle çıkınca anlamıştım diyeceklerini. Konuşturmadım da zaten, bağırdım sadece "gidin, bırakmayın oğlumu, devam edin yapmanız gerekenlere.." diye. 

     "Ama.." diye başladılar söze, "................ yaptık ama malesef.................bu saatten sonra yapılacak her şey ona eziyet etmek olur..................gelin son bir kez görün oğlunuzu...............gereken her şeyi yaptık................ama malesef.................."

     Gittik ve gördük seni annecim, o metal yatağın üstüne yatırıp yemyeşil bir hastane örtüsü örtmüşler yüzüne. Hemen ölü muamelesi yapmışlar bile. Daha birkaç dakika önce yaşıyorken, şimdi o minicik yüzünü örtmüşler bir ölü gibi.. "Ölü" demişlerdi senin için ama dokunduğumda sıcacıktın, sarıldım yüzünü kokladım ve sıcacıktın hala. Yine bağırmıştım doktorlara "ölmemiş işte daha sıcacık, nolur bakın, bırakmayın oğlumu" diye. Ama ölüymüşsün meğer..

     Ertesi gün Karşıyaka Mezarlığı'nın camisinde yıkamalarından hemen önce gösterdiler seni son kez bana. O zaman soğuktun annecim, o güzel yüzün, o ellerimle her bir santimetresini okşadığım vücudun buz gibi olmuştu. Kolların kaskatı olmuş ve bükülmüyordu. "Ölü sertliği" diye bir kavram varmış. Öğrendim..

     Minicik bebeğimin, minicik ellerinde, ipek gibi teninde öğrendim "ölü"yü..


Devamı --> »

2 Eylül 2014 Salı

Mezarlık..

"Annesi onu çok,
 Babası onu çok,
 Herkesler onu çok
 Severmiş, öpermiş.."

     Seni uyuturken çaldığım ninni bu, bu şarkının yatıştırıcı sesine alışmıştın ve uyku vakti olduğunu anlardın.
     
     Dün mezarının başında açtım yine bu şarkıyı, defalarca dinlettim sana yine. Çünkü uyku vaktin annecim, mışıl mışıl uyuma vakti senin için, huzurla ve musmutlu.. Huzurlu ve mutlusun biliyorum annecim. Şükürler olsun ki senin orda çok iyi olduğunu biliyorum, şükürler olsun ki çektiğim bu dayanılmaz acının yanında bir de oğlum acaba ne halde şimdi düşünmeme gerek yok. Çünkü ölen bebekler cennete gidiyormuş oğlum. Allah onları yanına alıyormuş. Bu halimde bile şükredecek çok şey var; senin acı çekmeden, bu kötü hastalığın etkilerini hissetmeden gitmiş olman rahatlatıyor biraz. Çünkü senin acı çekmene dayanamazdım oğlum. Senin bu hastalığı bilerek acıyla gözlerime bakmana dayanamazdım, o çaresizlik öldürürdü beni. Anlayamadın bile hasta olduğunu, çok halsizdin ama yine de mutluydun biliyorum, mutlu baktın annene en son yine. Şükürler olsun..

     Mezarlıktan bahsediyordum değil mi. O kadar çok mezar var ki ve o kadar çok çocuk var ki ölen. Çok dolaşıyorum oralarda ve bakıyorum hep kaç yaşında ölmüşler diye. Çünkü sadece benim oğlum bebekken, erkenden öldü sanıyorum. Çünkü ben daha önce böyle bir acı duymamıştım kimseden. Çocuğu ölen duymuşumdur muhakkak ama onun acısını tanımıyordum. Ama öyle değilmiş, o kadar varmış ki bu dayanılmaz acıyı yaşayan.. Şimdi onlar için de ağlıyorum. Miraç Rüzgar var mesela,  2 yaşındayken pencereden düşüp ölmüş. O gömülürken ben de ordaydım, aynı sana yaptıkları gibi onu da onun o küçücük bedenini de toprağa bırakıp gittiler. Annesi de bıraktı bebeğini ve gitti mecburen. Daha 4-5 gün önce bir bebeği daha defnettiler. 2 gün yaşamış sadece. O kadar küçüktü ki minicik bedenini minicik bir kefene sarmışlar. Kefene değil kundağa sarılmış gibiydi. Normalde 3-4 görevli zorlukla mezara koyarken ölüyü, o bebeği bir adam tek eliyle koydu toprağa.Onu da bırakıp gitti annesi. Toprağına hemen bir kaç çiçek diktiler oracıkta. O daha bütün bedeniyle varken, üzerindeki toprakta açmış çiçekler vardı çok garip. Toprağın yandan bir kesitine bakabilsek o an, ne kadar şaşırırız değil mi. Altta yatan küçücük pembecik bir bebek, üzerinde toprak ve onun üzerinde de rengarenk çiçekler..Tuhaf.. Baran var mesela, sana çok yakın mezarı. 3 aylıkmış öldüğünde. Onu da annesi toprağa bırakmış, çok sık gelemiyor bile mezarına. 4 yaşındaki Feytullah'ın mezar taşı yapılmış yeni. Yaren var, 16 aylıkmış. Ayşegül var bir de, senden iki gün önce doğmuş ve senin ölümünden bir ay sonra ölmüş. Onun da amansız bir hastalığı varmış sanırım. Çünkü mezar taşına "derdine çare bulamadık kızım" yazmışlar. Ne kadar zor, ne kadar çaresiz değil mi. Çok ağladım onun annesi için de..

     Senin mezarının başında da durup bakan, acıyan çok oluyor oğlum. Tıpkı benim diğerlerine yaptığım gibi "Bebekmiş daha, küçücükmüş" diyorlar senin için de.

     Sana ninni dinletirken düşündüm de belki ordaki bütün bebekler dinlemişlerdir bizim ninnilerimizi. Belki hepsine tanıdık gelmiştir "uyusun da büyüsün ninni, tıpış tıpış yürüsün ninni" dizesi. Eminim hepsinin anneleri söylemiştir kendi yavrularına bu ninniyi, hepsi büyüyüp tıpış tıpış yürüyeceklerini hayal etmişlerdir bebeklerinin. Ama büyüyememiş, yürüyememiş o bebekler de senin gibi..

Devamı --> »