Kategoriler

ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mayıs 2016 Pazartesi

2
yorum
Anlamsız..

Küsmüşüm senden sonra her şeye,
Şimdi şimdi farkediyorum.
Pek bi anlamı yok geçen günlerin
Öylesine geçiyor zaman.
İsyan değil, haşa
Ama bi anlamsızlık sarmış bütün dünyayı
Sonunda ölüm olmayacak mı
O yüzden anlamsız her şey...

Ölmeseydin ne değişecekti,
Hayat çok mu anlamlı olacaktı?
Ya da abinin varlığı bu hayata yeterli anlamı katmıyor mu?
Tabi ki, çok şükür Allah'ıma..
Muhakkak abin benim en büyük şükrüm,
O olmasaydı asıl o zaman görürdüm bu dünyanın yükünü ben.
Bunu çook iyi biliyorum.

Senin ölümünden sonra dünyaya küslüğüm ölümle ilgili sanırım.
Sen benim gözümü açtın, ölümü öğrettin.
Bu dünyanın yalan oluşunu gösterdin bana, giderek..
Çat diye, bir gecede ölerek..
Bak anne, bu dünya böyle yalan, hayal işte dedin.

O yüzden, senden sonra her durum, her his, her olay boş geliyor bana,
Anlamsız.
Yeterli anlamı yükleyemiyorum hiçbir şeye.

Sonunu bildiğim bir filmi izliyormuş gibi izliyorum dünyayı.
Öyle heyecansız, öyle meraksız...
Birisi birşeye çok sevindiğinde "Gerçek değil hayal bu, kaptırma kendini" diyesim geliyor.
Ya da çok üzülen birine "Bu üzüldüğün basit, geçici birşey, üzme kendini" diyesim; filme dalıp gidenlere filmin sonunu anlatasım geliyor.

Tüm anlamı bu dünyaya yükleyenlere senin ölümünü anlatasım geliyor..
Devamı --> »

31 Mart 2016 Perşembe

Unutursun..


"Unutursun için yana yana,
Unutursun ölüm sana,bana...
Zaman basıp kanayan yarana
Unutursun.."



Sahi!
Ne oldu oğlum?
Ne oldu, nasıl oldu?
Dolu dolu, an an seninle yaşarken,
Nasıl oldu da iki senedir sen yoksun ben devam..

İnsanoğlu mu kötü acaba? 
Hani bir tür hayvanız ya biyolojik olarak.
Öyle mi?
Yoksa Allah'ın bize çektiği bir ayar mı bu?
Şüphesiz ki bu, değil mi?
Allah en doğrusunu bilir ve yapar.
İnsanoğlunu da en doğru şekilde yarattı şüphesiz.

Dişi insan, yavrusu olunca herşeyini ona adar,
Tüm zorluğa, yorgunluğa rağmen yavrusuyla geçen bir anında bile "Off" demez.
Sever yavrusunu, doymaksızın sever,
Ölesiye sever..
Ama ölürse yavrusu, anneden önce
O düzen, o ayar devreye girer ve anne, ona imkansız gelen şeye dayanır.
Bir şekilde, hiçbir şey yapmadan..
Ne yapacağını bilemez anne ama Allah kurgulamıştır herşeyi.
Dişi insanın birşey yapmasına gerek kalmadan zamanla..
Zamanla..
Yaka yaka..
Acıta acıta..
Ama dayana dayana..
Devamı --> »

28 Mart 2016 Pazartesi

Bir çocuğa ölümü anlatmak..

Sen öldükten sonra abinle uzun uzun konuşmalar yapmıştık.
Ona senin öldüğünü anlattık ilk, kötü haberi verdik.
Sonra artık olmayacağın fikrine alışırdık defalarca kez tekrarlanan konuşmalarla.
Ölümünün bizim hatamızla ya da ihmalimizle olmadığını anlattık.
İlahi kaderi, bu dünyanın geçici oluşunu, cenneti ve ordaki sonsuz hayatı anlattık..
Ölmeseydin ve beynindeki o kanserle yaşasaydın, senin nasıl zorluklar yaşayacağını, çekeceğin acıları, bizim çaresiz kalacağımızı... Belki de Allah'ın seni alarak o acılardan koruduğunu uzun uzun anlattık abine.

Daha 9 yaşındaydı abin çünkü, bu acıyla kendi başedemez diye.
Senin ölümünün acısı çok çok zorladığında bunları düşünerek teselli olsun diye.
O küçücük dünyasına, hayatı yeni kavramaya başlayan zihnine ölümün umutsuzluğu yansımasın diye.
Hayattan umudunu kesmesin, Allah'ı kötü bilmesin, küsmesin diye.

Dinlerdi dikkatle bizi, aynı soruları her gece uyumadan tekrar tekrar sorardı. Gözleri dola dola, sesi kısıla kısıla, boynu büküle büküle dinlerdi. "Ama..." diye başlardı hep cümleleri.

"Tamam dediklerinizi anlıyorum ama..."

"Ama o hasta değildi ki?"
"Ama doktora götürmüştük?"
"Ama o daha küçücük, n'apacak bizsiz orda?"
"Ama ben kardeşimi özlersem?"
"Ama şimdi biz napıcaz?"
"Ama okulda bana sorarlarsa?"
"Ama artık hep mutsuz olacağız biz?"
"Ama ben bi daha gülemem ki?"

Bütün bu ama'lı sorulara bazen hiç ağlamadan dimdik, bazen ona sarılıp ağlayarak cevaplar verdik. İkna ettik abini. Kabullendirdik. Çok şükür aştı birçok şeyi, kalmadı bir travma. Uzun süredir de senin için ağlamıyordu.

Dün şaşırttı beni.
Yatağına girdikten 15-20 dk. sonra "Anneee, bi gelir misiiin?" diye seslendi. Nedense anladım sanki kötü birşey olduğunu. Çünkü çok yapar bunu. Uykusu gelmemiş olur ve sudan bir bahaneyle ya yataktan çıkar ya da beni çağırır. Ben de kızarım çoğu zaman ve hemen yatağına gönderirim. Ama dün yapamadım öyle. Üst katta tam ütü yapmaya başlamıştım. Normalde ütüyü falan kapatıp gitmezdim ama dün hissettim belki de. Beni çağırınca hemen ütüyü kapatıp odasına indim. Ağlıyordu.

"Anne, kardeşime üzüldüm ben biraz" dedi.
Sora sora, anlata anlattıra öğrendim ki kurstaki stajyer öğretmen, abinin bilgisayarında senin resmini görmüş ve "Kardeşin mi?" diye sormuş. Efe de "Evet" diyebilmiş sadece.

Yine uzun bir konuşma yaptık. Bilgisayarın masaüstü arkaplan resmini değiştirdik. Biraz başka şeylerden bahsettik, okulla gideceği Çanakkale gezisini falan konuştuk. Sonra da birlikte sarılarak uyuduk.

Şimdi okulda abin ve umarım seni düşünmüyordur.



Devamı --> »

26 Aralık 2015 Cumartesi

5
yorum
Peygamberimiz de ağlamış..


Hz. İbrahim, 16. ayına henüz ayak basmıştı.
Bu sırada Peygamber Efendimiz, onun hastalandığı haberini aldı. Sevgili oğlunun annesi Hz. Mâriye ile birlikte oturdukları bağ içindeki evine gitti.
Peygamber Efendimiz, hasta yatan nurtopu oğlunun gözlerinde eski par­lak­lığı ve hareketli bakışları göremiyordu. Gürbüz ve hareketli İbrahim, bir anda sessiz, sâkin ve dünyadan küsmüş gibi duruyordu. Bu haliyle ebedî âleme yol­cu olduğunu adeta ifade etmek istiyordu.
Bunu fark eden Efendimiz, kucağında tuttuğu sevgili oğlunun yavaş yavaş kayan gözlerine bakarak, “Allah’ın takdirine karşı elden ne gelir, ey İbrahim?” diye buyurdu.
Az sonra İbrahim, fani dünyaya gözlerini yumdu.
Bu esnada Efendimizin mübarek gözlerinden yaşlar boşandı.
Hz. Abdurrahman b. Avf, “Yâ Re­sû­lal­lah! Siz de mi ağlı­yor­su­nuz? Böyle ağ­lamaktan halkı menetmemiş miydiniz?” deyince, Efendimiz şöyle buyur­dular:
“Ey İbni Avf! Ben size günah ve ahmaklığın ifadesi olan iki ağlayış ve bağı­rışı yasakladım: Nimete kavuşulduğu sıradaki eğlence, oyun bağırışından ve musibet ve felâket sırasındaki bağırışıyla yüz göz tırmalamak, üst baş yırt­mak­tan... Benim bu ağlamam ise, şefkatin eseridir, acı­madan ibarettir. Merha­met etmeyene, merhamet edilmez!”

“Göz Ağlar, Kalp Üzülür”

Peygamber Efendimiz, yukarıdaki dersinden sonra da gözyaşlarına hâkim olamadı. Gözleri yaşla dolunca, “Göz yaş döker, kalp tees­sür duyar. Biz, Yüce Rabbimizin râzı olacağı sözden başkasını söy­lemeyiz” buyurdu ve ilave etti: “Vallahi, ey İbrahim! Senin ayrılığın, bizi fazlasıyla mah­zun etti!”
Bir erkek evlada doyamamanın hasretli gözyaşlarını akı­tan Efen­dimiz, daha sonra karşısındaki dağa bakarak, “Ey dağ! Eğer ben­deki üzüntü sende olsaydı, muhakkak, yıkılmış, gitmiştin! Fakat biz, Allah’ın bize emrettiğini söyleriz: ‘İnnâ lil­lah ve innâ ileyhi râciûn.’”

Ağlama günahtır diyenlere, ben Meleklerle ağlıyorum diyebilmek isterdim.
Ağlamak da isyan etmek sayılır diyenlere, Peygamber Efendimizin "Bu benim ağlamam şefkatin eseridir" cümlesini hatırlatmak isterdim.
Ama o kadar yoruldum ki insanlara açıklama yapmaktan.
Haklısın deyip geçiyorum, haklısın ağlamamam lazım deyip geçiyorum.
Bebeğini toprağa vermiş bir anne ağlamamalı.
Taş olup yutmalı içindeki yangını.
Yanan bağrını tuta tuta gülmeli değil mi?

Devamı --> »

23 Aralık 2015 Çarşamba

Rüyalar..

Rüyamda bile unutmuyor beynim senin öldüğünü, rüyamda bile yaşarken görmüyorum seni annecim.

Bu gece rüyamda gördüm seni, daha doğrusu videonu izledim  rüyamda.
Birileriyle bir şeyler izlerken bir anda sen çıkıyorsun ekrana, hepimiz birden "aaaaa" demeye başlıyoruz. Ben ağlıyorum tabi yine ve beni teselli etmeye çalışıyorlar.

Sonra bebeği yeni ölmüş başka bir annenin yanındayım. Ve onunla birlikte ağlıyorum. Onu susturmaya çalışanlara, teselli etmeye çalışanlara "Yapmayın, bırakın ağlasın" diyorum.

Sonra başka bir kadının öldüğünü öğreniyoruz. Kimse neden öldüğünü bilmiyor. "Çocuğunun ölümünden sonra yaşayamamıştır, o yüzden ölmüştür" diyorum insanlara..

Sabaha kadar hep böyleydi ruhum.
Ölen çocuklar..
Çocuğu ölen anneler..
Ağıtlar..
Devamı --> »

5 Mayıs 2015 Salı

Yıldönümü..

Yıldönümü..
Ölüm yıldönümü..
Oğlumun ölüm yıldönümü..
Minik oğlumun, bebeğimin, ciğerimin ölüm yıldönümü..

Birçok yıldönümünü aklımda tutardım hep, önemli-önemsiz, alakalı-alakasız, gerekli-gereksiz birçok yıldönümünü hatırlardım nedense. Babanla yaşadığımız birçok ilkin yıldönümlerini, abinin hayatındaki bazı ilkleri, doğum günlerini, düğün günlerini, arkadaşlarımın çocuklarının doğum günlerini..


Ama hep iyi, mutlu, keyifli anlarmış şimdiye kadar yaşadığım yıldönümleri. Acı günlerin de yıldönümü olurmuş meğer, ölümün de yıldönümü olurmuş.


Bugün senin ölüm yıldönümün annecim. 05 Mayıs..


Ne yaşadığımı bilmiyorum, tek bildiğim çok acı verdiği.

Sanki tekrar geçen yıla dönmüşüm de tekrar ölümünü yaşamışım gibi..
Birşeyler yapmalıymışım da bu sefer engel olmalıymışım gibi..
Sanki bir yıl dolmadan geri gelebilecekmişsin de ben bu fırsatı değerlendirememişim gibi..
Sanki tekrardan sonsuza kadar elimden kayıp gidiyormuşsun gibi..

Geçen sene bugün Asil Miran'la şunu yapmıştık, geçen sene bugün Asil Miran'la şuraya gitmiştik gibi gibi çok hayaller kuruyordum senden sonra. Hep geçen sene kadar yakındın bana. Ama şimdi böyle bir cümle kuramayacağım. Çünkü geçen sene bugün sabah 08:20'den itibaren ölüydün annecim. Nefes almıyordun artık, o minik kalbin atmıyordu. Geçen sene bugün bu saatte morgda yatıyordun. Geçen sene bugün bu geceyi annenden uzakta, buz gibi morgda geçirdin. Geçen sene bugün bu saatte o ipek gibi vücudun soğumaya, sertleşmeye başlamıştı. Geçen sene bugün bu saatte ağıtların yakılıyordu bağrımda, ciğerim kavruluyordu acından.


 Artık "Geçen sene bugün.." diye başladığım cümlelerde sen olmayacaksın annecim, öyle güzel şeyler hatırlamayacağım artık bir yıl öncesini düşününce, artık bir yıldan daha uzaksın bana. Sanki daha da uzaklaşıyorsun.


Ne yaptın bugün diyeceksin belki, ölümün olsa da bir yıldönümüydü yaşadığımız. Hiçbir şey yapamadım kuzum. Geçenlerde bir arkadaşım, teyzesinin ölüm yıldönümü için irmik helvası dağıttı işyerinde. O an ben ne yapacağım diye bir zorlandı aklım. Helva yapılırmış, Kuran okutulurmuş ya da mevlüt okutulurmuş yakınlarımızın ölüm yıldönümlerinde. Ama ben hiç bir şey yapamadım annecim. Mezarına dayanıp ağladım sadece, toprağını avuçlayıp ağladım. Ha bir de çiçek topladım sana mezarlıkta. Adını tam bilmediğim sarı papatyalardan bir demet toplayıp koydum mezar taşına. Çocukluğum geldi bir an gözlerimin önüne. Çocukluğumun bahardaki kırları geldi hayalime. Çünkü aynı çiçekleri gördüm bugün yıllar sonra, çocukken de aynı çiçekleri topladığımı hatırladım o an. Aynı sarı papatyalar, kırmızı yapraklı yine papatyaya benzeyen minik çiçekler ve bir de gelincikler. Ağladım sonra çok, keşke hiç büyümeseydim de bu acıyı görmeseydim diye. Sonra hayır dedim tekrardan, büyümeseydim anne olamazdım, bu mucizevi nimeti, evlat sevgisini tadamazdım dedim ve şükrettim yine Allah'a. Abini bana verdi diye, kısa süreliğine olsa da seni bana verdi diye. Bu anneliği bana tattırdı diye..





Devamı --> »

7 Mart 2015 Cumartesi

Ağlama, günahtır..

"Ağlama, günahtır.." diyorlar annecim.
"Isyan ediyorsun ağlarken.." diyorlar.

Bilmiyorlar ki ben en çok Allah'ın huzurunda ağlıyorum. Bilmiyorlar ki ben en rahat Allah'a derdimi dökebiliyorum, en çok ona anlatınca rahatlıyorum.

Seccadenin üzerinde kırk büklüm olup çok inledim, çok yalvardım Allah'a. Çok kez bir tek sure bile okuyamadan, bir cümle dua bile edemeden öylece otururdum Allah'ın huzurunda. Dayanacak gücüm kalmadığında, nereye gidip nasıl sabredeceğimi bilemediğimde, canımın acısından nefes alamadığımda bazen abdest bile alamadan seccadeye oturup Allah'a teslim ederdim kendimi. Bana verdiği bu emanet canı, bu bedeni taşıyamadımda bir süre O'na teslim eder, O'nun verdiği güçle biraz rahatlayınca tekrar teslim alırdım emanet canı, bedeni.

Hala da ara ara rahatlamak için kıldığım, ne vakte ne tamı tamına kurallarına uymayan namazlarımda uzunca otururum seccadenin başında. Başımı secdeye kapatıp dakikalarca ağlarım. Bilmiyorum günah mıdır? Bilmiyorum inanan bir Müslümanın yapması uygun mudur?  Ama tek bildiğim Allah'a sığınınca rahatladığım, onun karşısında ağlayarak bütün yükümü bir süreliğine de olsa attığım.

Günahsa Allah'ım affetsin. Ama ağlamadan duramıyorum oğlum. Senin ölümünün acısına alışamıyorum kuzum.
Devamı --> »

3 Mart 2015 Salı

Seni her nefeste özledim bugün..


"Acıyı başıma nar eylediler
Hayaline daldı gözlerim bugün
Dumanlı başıma dağ eylediler
Seni her nefeste özledim bugün..

Yırtıldı göğsümde çığlığım sesim
Boğazıma düğümlendi nefesim
Yüreğime akan bu kanı kesin
Yediğim kurşunu sezmedim bugün..

Kırıldı umudu serçe kuşların
Yüzüne dağılmış sırma şaçların
Böyle acımı olur günü baharın
Yüzüme dayandı dizlerim bugün.."

Devamı --> »

14 Aralık 2014 Pazar

Herkes ağıt yakabilirmis meğer..

Ağıt yakmak.. Kültürümüzün bir parçası diye düşünür, eskilerde kaldığını, özel bir yetenek olduğunu, herkesin ağıt yakamayacağını sanırdım.

     Ama öyle değilmiş güzel oğlum, yaşayarak öğrendim. Taşındığımız eve bir daha gidip bomboş odalarda seni ararken, "Taşınıyoruz oğlum sen de gel nolur" diye feryat ederken öğrendim. Anladım ki ağıt böyle yakılıyor, canınızın parçası öldüğünde acıdan feryat ederken söylenenler ağıt oluyor.

     Çok zaman bağırarak ağladım, çok feryat ettim acımdan. Üst katlarda oturanları bile ağlatacak kadar çok çırpınışım oldu, oluyor da. "Ağıt"mış meğer hepsi..

     Çocukluğumda babaannemin ve amcamın cenazelerinde duymuştum ağıt yakanları. Türküleri sevdiğim içindir belki çok etkilemişti beni bu ağıtlar. Kimileri sessiz sessiz ağlarken onlar hem söylüyor hem ağlıyorlardi. Genelde de yaşlılar ağıt yakardı.Onlarınkini bir yetenek gibi görürdum ama değilmiş kuzum. Ben de hiç alakam yokken, bu genç yaşımda aynı feryadı edebilirmişim meğer. Meğer ağıtlar acının dayanılmazlığından çıkıyormuş, öğrendim..

Devamı --> »

21 Kasım 2014 Cuma

Ölen oğula mektup..

Sizin hiç canlı canlı kolunuzu kestiler mi?
Hiç elinizi uzattınız mı ocakta yanan ateşin üzerine?
Demir tokmakları, başınıza başınıza indirdiler mi iri yari adamlar?
Gözü dönmüş birileri, kırdılar mı parmaklarınızı?
Tel örgülere takıldı mı sırtınız yerlerde sürünürken?
Birisi gelip kolunuzu kıvırdı mı arkaya, zorlayarak ''çat'' diye kırıverdi mi?
Çaresizlik denilen, çaresi bulunamayan tek gerçek, sarıldı mı bogazınıza?
Adamın biri gelip iki gözünüze iki parmağını sokup, kör etti mi sizi?
Büyük değirmen taşlarını getirip koydular mı üzerinize sırt üstü yatarken?
Iyice bilenmis bir bıçağı, böğrünüze sokup çevirdiler mi 360 derece?
Ayağınız kayıp yola düştüğünüzde, bacağınızın üzerinden hiç kamyon geçti mi?
Su diye size uzatılan bardağı kafanıza diktiğinizde, içinde asit olduğunu farkettiniz mi?
Demir bir çubuk, boğazınızdan girip boynunuzun arkasından çıktı mı hiç?
Yolda sessiz sakin yürürken, aniden birisi gelip suratınızın en ortalık yerine muhteşem bir yumruk savurdu mu?
Balkondan düşen koca bir saksı, tam kafanızın ortasına indi mi?
Evinizin alev alev ateşler içinde yandığını seyrettiniz mi?
Bir insanın sel suları içinde çırpına çırpına can verdiğini gördünüz mü?

Veya bütün bunları görmemiş, yaşamamış bile olsanız, biraz düşününüz..Iste bunların hepsi bir anda benim başıma geldi.19 yıl babalık etmeye çalıştığım, ALLAH ın bana emaneti,canım, gülüm,hayatım, her şeyim, bitanem, sebeb -i hayatım, evladım, oğlum Nihad, 3 dakika içinde yok olası kollarımın arasında ölüp gitti.Yapacak hiçbirşeyim yoktu. Kapının camı, şah damarını kesmişti.Fıskiye gibi kan fışkırıyordu.Kan fışkırıyordu,umutlarım, istikbalim, hayatım yerlere dökülüyordu. Bana yakın durması gereken ölüm, beni ölmeden öldürüyordu. Bugün senden ayrılalı tam 1 yıl oldu.365 günün bir tanesinde bile seni göremedim, elini tutamadım, yanağını öpemedim, bağrıma basıp sıkı sıkı sarılamadım. Evde tek başıma otururken, kapiüıda anahtar dönmedi ve sen içeriye girmedin. Bir tek gece odanın ışığı yanmadı.Ben kapını açıp ''yatıyorum, sen yatmıyor musun?'' diye soramadım.


YASAMAK CANIMI SIKMAYA BASLADI. Gül senin aradığına dair bir tek not vermedi tam 365 gündür. Bu kadar çabuk mu unuttun beni diye düşünüyorum zaman zaman. Ama beni unutmayacağını, unutmadığını biliyorum, ben de biliyorum, halan da biliyor, enişten de, Ece de. Ama oradan bir baglantı kurulması mümkün değil... Günler geçiyor arslanım.Her geçen dakikayı, beni sana yaklaştırdığı için seviyorum. Eskiden nasıl üzülürdüm, zaman geçiyor, bir gün senden ayrılacağım diye. Ama şimdi, herşey tersine döndü. Herşeye tahammül edebiliyor insan. ALLAH böyle bir sabır vermiş kullarına. Ama tahammülü olmayan bir tek şey var; senin sevginden mahrum olmak. Bunu hissedememek. ISTE ÖLMEDEN BU ÖLDÜRÜYOR INSANI.......... 


Cenk KORAY
Devamı --> »

Ogluma..

Dinle ahuzarım, kulak ver bana
Kalbimin sesini duyuver oğlum
Gidişin bağrımı buladı kana
Gel de şu ölümden cayıver oğlum.

Kapkara kış ettin baharlarımı
Melekler dinliyor feryatlarımı
Seller gibi akan gözyaşlarımı
İçimde yangına sayıver oğlum.

Hayalin gözümde, adın dilimde
Arayıp dururum seni her yerde
Arada sırada rüyama gel de
Yürekte yaremi sarıver oğlum.

Dağ taş inliyor feryatlarımdan
Tad alamaz oldum yaz baharımdan
Eğer mümkünse çık mezarından
Gelip de koynuma giriver oğlum.

Bilmem, bilmem rahat mısın karanlık yerde
Yüreğim gark oldu olunmaz derde
O güzel başını kaldırıver de
Perişan halimi görüver oğlum.

Hasret oldu bana güzel gülüşün
Zehretti hayatı ani ölüşün
Şu an ne haldeyim hele bi düşün
Düşün de elimden tutuver oğlum.

Dizimde dermandın, gözümde ferdin
Ağlasam ağlardın, gülsem gülerdin
Neden ellerimi bırakıp gittin
Şimdi boşluktayım biliver oğlum.

Felek vurdu suskun etti dilimi
Kopardı dalından gonca gülümü
Bu ayrılık yaman büktü belimi
Yetiş imdadıma koşuver oğlum.

Kırkbeşinde konan talih kuşumdun
Hem canım sevgilim, hem baboşumdun
Çok erken kaybolan mutluluğumdun
Yaktıkça bağrımı yakıver oğlum.

Özledim sesini ,tatlı dilini
Nakşettin beynime en son halini
Çaldın hayatımın paydos zilini
Şu benim hesabı kesiver oğlum.

Her günümden iyi ettin dünümü
Gidişinle reva gördüm ölümü
Madem verdin bana idam hükmünü
Gel de şu ipini çekiver oğlum.

Takdir Allah’ındır etmedim isyan
Lakin, lakin bu acıya dayanmıyor can
Sensiz bir hiçim ben derdime inan
Beni de yanına alıver oğlum
Beni de yanına alıver oğlum
Oğlum… 

Bedirhan GÖKÇE

http://www.izlesene.com/video/bedirhan-gokce-ogluma-siir/2723581

Devamı --> »

8 Ekim 2014 Çarşamba

Sabır ver Allah'ım..

Evladın ölümüne sabır

Sual: Küçük çocuğumuz öldü. Ana-baba olarak çok ağladık. Bize günah oldu mu?
CEVAP: Ağlamak merhametten ileri gelir. Ağlamak günah olmaz. Bağırıp çağırıp isyan etmek günahtır. Çocuğun ölmesi, malın elden çıkması, gözün kör, kulağın sağır olması, bir uzvun telef olması gibi, insanın isteği ile ilgisi olmayan musibetlere sabretmekten daha faziletli sabır yoktur. Sabredenlere verilen sevabın miktarını Allahü teâlâdan başkası bilmez.
     Musibetlere sabır, sıddıkların derecesidir. Bunun için Peygamber efendimiz şöyle dua ederdi:
     (Ya Rabbi, bana öyle yakîn ver ki, musibetler bana kolay gelsin!)[Tirmizi]
     Oğlu İbrahim ölünce de, (Ya İbrahim, ölümüne çok üzüldük. Gözlerimiz ağlıyor, kalbimiz sızlıyor. Fakat, Rabbimizi gücendirecek bir şey söylemeyiz) buyurmuştu.
     (Bir çocuk ölünce, Allahü teâlâ, bildiği halde, meleklerine sorar:
     -  Kulumun çocuğunu aldınız, kalbinin meyvesini kopardınız. Peki kulum buna ne dedi?
     -  Ya Rabbi, hamd edip teslimiyet gösterdi.
     -  O kuluma Cennette bir ev yapıp, adını da, “Hamd evi” koyun!)
[Tirmizi]


Bunları Cennete götürün

     Kıyamette Allahü teâlâ, müminlerin çocukları için, (Bunları Cennete götürün) buyurur. Melekler, çocukların Cennete girmesini söylerler. Çocuklar, (Ana-babamız hani?) derler. Melekler, (Onlar sizin gibi günahsız değildir. Görülecek hesapları var) derler. Çocuklar ağlaşır, (Ana-babamızı almadan girmeyiz) derler. Cenab-ı Hak, çocuklara buyurur ki:
(Ey yavrular, haydi gidin, ana-babanızı da alıp Cennete girin!)[Nesai]

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

     (Küçükken ölen çocuklar, ana-babaları ile karşılaşınca, ellerinden tutup, ana-babaları Cennete girinceye kadar, onlardan ayrılmazlar.) [Müslim]
     (Hiçbir Müslüman yoktur ki, büluğa ermemiş bir çocuğu ölsün de, Allahü teâlâ, bol rahmeti sebebiyle, onu Cennete koymasın.)[Buhari, Nesai]
      (Üç evladı ölmüş olan bir Müslüman ateşe girmez.) [Buhari, Müslim]
(Kimin bâlig olmamış üç evladı ölmüşse, bu çocuklar, onu ateşten koruyan bir kale olur, ölen evlat iki, hatta bir olsa da...)[Tirmizi]

      Peygamber efendimiz, (Üç çocuğu ölen, Cennete girer) buyurdu. Oradakiler, (İki çocuğu ölen de mi?) diye sual edince, (İki çocuğu ölen de Cennete girer) buyurdu. (Ya bir çocuğu ölen?) diye tekrar sual edilince, buyurdu ki: (Allah’a yemin ederim ki, bir çocuk doğup hemen ölse, annesi sabredip sevabını Allahü teâlâdan beklerse, annesini Cennete götürür.) [Taberani]

      Yine buyurdu ki:
     (Alan da, veren de Allahü teâlâdır. Çocuğu ölen o kadına taziyede bulunun. Sabretsin, ecrini görecektir.) [Müslim]
     Musibete uğrayanı teselli etmelidir. Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki:
     (Çocuğu ölen kimseyi teselli edene Cennet hırkası verilir. Musibete uğrayanı teselli eden, onun sevabı kadar sevap kazanır.) [Tirmizi]

Sual: Küçük çocuklar da ölürken sıkıntı çeker mi?

CEVAP: Bir Müslümanın çocuğu, ölüm döşeğinde iken, 360 melek gelir, o masumun karşısında durup, (Ya masum, müjdeler olsun sana, bugün, ölmüş olan, âbâ ve ecdadını ve bütün komşularını, Hak teâlâdan dile) derler.
      Melekler, başına bir şefaat tacı ile gayret ve kuvvet gömleğini giydirip, gözünün perdesini kaldırırlar. Perdeler kalkınca, tâ Hazret-i Âdem aleyhisselamdan beri, geçmiş ecdatlarını görür. Onların bazısı için hazırlanan azabı görünce, haykırıp titrer. Bunu bilmeyenler can çekişiyor zanneder.
     Can alıcı melekler gelirler, (Ya masum, âlemlerin yaratıcısı sana selam söyleyip, “Ben onu yarattım, yine bana gelsin. O ruh emanetini ben verdim, yine bana versin. Onun karşılığında ona Cennet ve didar vereyim” buyurdu. Haydi yüzünü çevir, bak) dediklerinde, o masum da, bakar, melekleri görür. Sevinçten coşup titrer ve döşeğinde can vermeye atılır.
Yine o azap içindeki ecdatları gözüne erişince, yine canını vermek istemeyip, (Ey melekler! Allahü teâlâ, akraba ve ecdadımı bana bağışlasın) der. Allahü teâlâ da, (İzzim hakkı için bağışladım)buyurur.
     Melekler, (Ya masum, sana müjdeler olsun, Hak teâlâ, imanı olanların günahlarını bağışladı ve bütün dileklerini kabul eyledi) dediklerinde, masum sevinçli iken, masumun anası ve babası suretinde iki huri gelip, kollarını açarak, (Ey evladımız, bizimle gel, biz Cennette sensiz olamayız) derler.
Masumun eline bir Cennet meyvesi verirler. Masum, meyveyi koklarken Azrail aleyhisselam, kendi gibi, bir güzel masum olup, habersizce canını alır ve Cennete götürür.
      Orada, yeşil bir sahra vardır. Masum, (Beni buraya niçin getirdiniz) diye sorar.
     Melekler şöyle cevap verirler:
     Kıyamet yeri vardır. Çok sıcaktır. Bu sahrada, 70 bin rahmet pınarı vardır. Resul-i ekremin havzının başında durup, nurdan bardakları görürsün.
     Anan, baban kıyamet yerine geldiklerinde, bu bardakları su ile doldurup, onlara verirsin ve onları bırakma ki, Cehennem yoluna gitmesinler. Çünkü, senin duan, Hak katında makbuldür. Cuma geceleri, yeryüzüne inersin. O vakit Allahü teâlânın selamını, Müslümanlara ulaştırırsın.

     Ne mutlu, çocuğu ölüp de, sabreden ana-babaya...

Devamı --> »

20 Eylül 2014 Cumartesi

Günlük tutmak..

     Bir annenin bebeği için günlük tutması.. Ne kadar anlamlı, ne kadar ince bir davranış değil mi? Daha hamileyken başlar yazmaya, bütün heyecanını, hislerini, hazırlıklarını yazar. Bebeği doğunca yaşadığı sevinç katlanır, onun büyümesini adım adım not eder. Hayali; bebeği büyüyüp kocaman bir birey olduğunda ona vermektir o günlüğü, 18 yaşına girdiğinde, üniversiteye giderken ya da evlendiğinde..

     Ben de o niyetle yazdım sana annecim. Sana hamile olduğumu anlar anlamaz yazmaya başlamıştım. Hergün değil ama önemli birçok anı yazmıştım. Kalp atışını ilk dinleyişimiz, ultrasonda seni ilk görüşümüz, cinsiyetini öğrendiğimiz gün, sana koyacağımız ismi belirleyişimiz, doğumuna az kalış ve doğduktan sonra sen.. O kadar mutlu etmişsin ki beni sanki dünyanın en mutlu insanıymışım o zamanlar. Şimdi ise yazdığım her cümle canıma batıyor, kıvrandırıyor acıdan. O anlara bir kereliğine bile olsa dönebilmek için canımı veririm ama olmuyor annecim.

     Günlüğü sana vermeyi hayal ediyordum ben de ama kaldı elimde annecim, atsam atamıyorum, okumaya dayanamıyorum. O defterde değil burada anlatıyorum sana artık günlerimi, yaşadıklarımı, hislerimi. Farketmişsindir belki, artık heyecanımı, mutluluğumu değil acımı anlatıyorum sana. Ama olsun annecim, sana diyemediklerimi demek, hiç okuyamayacağını bilsem de yazmak istiyorum oğluşum. 

     Bir ölüye mektup yazmak benimki biliyorum. Psikolojik açıdan pek de iyiye işaret değildir belki ama içimden böyle geliyor oğlum, aklımı kaybetmedim ama seninle konuşmak rahatlatıyor annecim.

     Duymadığını bilsem de sana yine "oğluşum, yavrum, annecim" demek, minik kuzumla konuşmak.. İçimden gelen sadece bu..

Devamı --> »

12 Eylül 2014 Cuma

70.000..

    Bugün iş yerinden bir arkadaşım aradı. Senden 4 ay büyük bir kızı var onun da. Aynı dönemde hamileydik iş yerinde, ortak noktamız çoktu yani.

    Bir sabah programında dinlemiş bir hocadan, evladını kaybeden anneler kendi huzurları ve bebeklerinin orda huzur bulmaları için 70.000 Kelime-i Tevhid okusunlar demiş. Göreceklerdir ki iyi gelecektir, demiş. Sağolsun arkadaşımın aklına ben gelmişim, aradı söyledi. Zaten anne olanların, küçük bebeği olanların sesinde duyuyorum acılarını, empati yapıp da benim için duydukları acıyı. O da acıyordu bana, bir şeyler yapılır mı diye düşünüyordu muhtemelen..

    Normalde pek inanmam öyle şeylere, şu kadar Yasin, şu kadar Ayet-el Kürsi okunmalı diyenlere. Sayıyla ibadet mi olur, sayıyla dua mı okunur. İnsan içinden geldiği gibi konuşabilmeli, isteyebilmeli Allah'ından. Sayısız kere Allah demeli bence, bazen bir, bazen arka arkaya 50-100 kere Allah demeli ama saymamalı. Sayarak, bir görevi tamamlarcasına değil de içinden geldiğince demeli. Ama bugün farkettim de içimden La ilahe illallah dedim defalarca. Daha nasıl yapacağıma, nereye yazacağıma karar vermemiştim. Ama içim başlamıştı bile 70.000 Kelime-i Tevhid'i saymaya. Çaresizlik bu olsa gerek. Acıdan sızıdan tutacak dalım kalmayınca saymaya çalışıyorum bir baktım da. Belki tam 70.000 olursa Allah acımı dindirir diye..

Devamı --> »

4 Eylül 2014 Perşembe

9
yorum
Mezarında boş yer var mı, ben de girip yatayım mı?

"Mamoş palton tutayım mı?
Hayrın için satayım mı?
Mezarında boş yer var mı?
Ben de girip yatayım mı?"

     Böyle bir türkü yazılmış. Kim bilir bunu yazan nasıl bir acı yaşadı, hangi yakını öldü de onunla birlikte mezara girmek istedi bilmiyorum. Ama onun yaşadığı acı çok tanıdık bana, onun mezara girme isteği benim de bu hayattan beklentim. 


     Çünkü sen öldükten sonra çok istedim ölmeyi, babana çok yalvardım sen,ben ve Efe, biz de ölelim nolur diye. Artık bu hayatın bi anlamı yoktu çünkü, ölüm bu kadar yakın ve gerçekse, minik oğlumuz ölüp gittiyse öbür tarafa biz niye yaşayalım dedim. Anneler bebeklerini yalnız ve kimsesiz bırakmaz, bırakamaz, peşinden gider bebeklerinin. Ama olmuyo işte oğlum, olmamalıymış da. Çünkü Allah herkese bir ömür biçmiş, mecburen o ana kadar beklemeli ve o ölüm bizim elimizden olmamalı. Allah ne zaman ne şekilde isterse öyle olmalı. Bu günaha girersem nasıl cennete giderim, o zaman seninle kavuşamam ki orda. Allah korusun.. Tek umudum orda kavuşacak olmamız. İnşallah..

     Hem ben ve baban neyse de abinin yaşamaya hakkı var, değil mi? O daha bir çocuk ve hayattan çok beklentisi var. Annesine, babasına ihtiyacı var daha onun. Aklımı, psikolojimi sağlam tutmam gerekiyor bu yüzden, abine haksızlık yapmamam gerekiyor. Senin acınla bunu başarabilmek çok zor ama mecburum. Abin büyüyüp bir yetişkin olduğunda "Ben 9 yaşındayken kardeşim öldü, ondan sonra annem böyle oldu, ondan sonra annem olamadı.." dememesi lazım. Beni suçlar, bana darılır o zaman. "Ben de senin oğlun değilmiydim, kardeşim öldükten sonra beni hiç umursamadın!" demez mi? Demesin oğlum, abin üzülmesin. Nasıl sana yanıyorsam, onun acısına da dayanamam. İkinizin acısını kaldıramam. Ayakta kalmaya, sağlıklı kalmaya çalışıyorum bu yüzden, onun hakkını yememeye, ailesini korumaya çalışıyorum. Allah yardım etsin bize..


     Türkünün ilk cümleleri de acıtıyor canımı. Sadece kafiye yapabilmek için yazılmış gibi dursa da öyle değil bence. Ölen birinin eşyaları kalıyor geride. Vermek lazımmış ihtiyaç sahiplerine, hayır için birilerine dağıtmak lazımmış. Ama nasıl yapayım ben, nasıl vereyim sen kokan eşyaları. Yatağını bile kaldıramamıştım ilk ay, yanı başımda durmuştu yine yatağın, yanı başımda ve bomboş. Üzerinde başının izi vardı hala. Kıyamadım, bozamadım yatağını. Bir umut vardı içimde bir şey olur da geri gelir mi oğlum diye. Ama gelmedin, gelmeyeceksin.

     Senin de kaldı herşeyin annecim, kıyafetlerin, oyuncakların, bezlerin, kremlerin, emziklerin, biberonların.. Buzlukta çorban kaldı mesela hala dökemediğim, deterjanlar bebek tenine zarar veriyormuş diye senin kıyafetlerin için aldığım toz sabun mesela. O kadar şey kaldı ki elimde, hepsi sen hepsi minik oğlum. Öldüğün gün hastanede giydiğin kıyafetin.. O kadar sen kokuyor ki inanamıyorum o kokuyu içime çekip de senin artık olmadığına. Doktor kan almak isterken damarını bulamamış, kanatmıştı kolunu. O kanının izi var hala üzerinde. O kadar kızmıştım ki doktora, minicik bebeğe bu yapılır mı diye. Sonra saatler geçip, sen gittikçe kötüleşince anlamışlardı beynindeki tümörü. Ve toplanan beyin sıvısını boşaltmak için bir delik açtılar kafatasına, kurtardılar hayatını o an. O zaman da teşekkür etmiştim içimden o doktora, ne kadar ulvi bir insan gibi gelmişti bana. Çok tuhaf değil mi? Kan alırken kolunu bir kaç damla kanattı diye bir doktora lanet ederken, kafatasını delen bir doktora minnetle bakmak.. İşte bu hayat bu kadar mantıksız, anlamsız ve kötü.

     Sabah senin öldüğünü haber veren doktorlara bağırmıştım, "bırakmayın oğlumu, siz doktor değil misiniz, ameliyat edin, makinaya bağlayın duran kalbini, yoğun bakımda ölür mü bir bebek.." diye. Hayatını kurtarsalar birer kahraman olacaklardı ama sen onların elinde öldüğün için beceriksiz birer aptal hepsi. Oysa onların elinden ne gelir ki. Hepsi de benim gibi birer insan, ben üniversitede bilgisayar mühendisliği okumak istemişim, onlar da tıp fakültesi. Hepsi bu, benden tek farkları bu. Hiçbir okul, ölümü nasıl engelleyeceklerini öğretmez ki öğrencilerine. Zaten yazılmış bir düzen, engellenemez bir ölüm anı yok mu. Allah'ın belirlediği o anı hangi kul değiştirebillir ki.. Değiştiremedik de zaten oğlum, canımı isteseler seve seve verecekken benden hiç birşey istemeden "oğlunuz öldü" dediler. Oğlumuz ölmüş.. Biz babanla yoğun bakım koridorunun kapalı kapısına bakarak beklerken oğlumuz içerde ölmüş. O sensörlü cam kapının kayarak yanlara doğru açılması ve hep birlikte bize yaklaşan doktorlar.. Hiç birşey söylemeleri gerekmiyordu zaten, onlar öyle çıkınca anlamıştım diyeceklerini. Konuşturmadım da zaten, bağırdım sadece "gidin, bırakmayın oğlumu, devam edin yapmanız gerekenlere.." diye. 

     "Ama.." diye başladılar söze, "................ yaptık ama malesef.................bu saatten sonra yapılacak her şey ona eziyet etmek olur..................gelin son bir kez görün oğlunuzu...............gereken her şeyi yaptık................ama malesef.................."

     Gittik ve gördük seni annecim, o metal yatağın üstüne yatırıp yemyeşil bir hastane örtüsü örtmüşler yüzüne. Hemen ölü muamelesi yapmışlar bile. Daha birkaç dakika önce yaşıyorken, şimdi o minicik yüzünü örtmüşler bir ölü gibi.. "Ölü" demişlerdi senin için ama dokunduğumda sıcacıktın, sarıldım yüzünü kokladım ve sıcacıktın hala. Yine bağırmıştım doktorlara "ölmemiş işte daha sıcacık, nolur bakın, bırakmayın oğlumu" diye. Ama ölüymüşsün meğer..

     Ertesi gün Karşıyaka Mezarlığı'nın camisinde yıkamalarından hemen önce gösterdiler seni son kez bana. O zaman soğuktun annecim, o güzel yüzün, o ellerimle her bir santimetresini okşadığım vücudun buz gibi olmuştu. Kolların kaskatı olmuş ve bükülmüyordu. "Ölü sertliği" diye bir kavram varmış. Öğrendim..

     Minicik bebeğimin, minicik ellerinde, ipek gibi teninde öğrendim "ölü"yü..


Devamı --> »

2 Eylül 2014 Salı

Mezarlık..

"Annesi onu çok,
 Babası onu çok,
 Herkesler onu çok
 Severmiş, öpermiş.."

     Seni uyuturken çaldığım ninni bu, bu şarkının yatıştırıcı sesine alışmıştın ve uyku vakti olduğunu anlardın.
     
     Dün mezarının başında açtım yine bu şarkıyı, defalarca dinlettim sana yine. Çünkü uyku vaktin annecim, mışıl mışıl uyuma vakti senin için, huzurla ve musmutlu.. Huzurlu ve mutlusun biliyorum annecim. Şükürler olsun ki senin orda çok iyi olduğunu biliyorum, şükürler olsun ki çektiğim bu dayanılmaz acının yanında bir de oğlum acaba ne halde şimdi düşünmeme gerek yok. Çünkü ölen bebekler cennete gidiyormuş oğlum. Allah onları yanına alıyormuş. Bu halimde bile şükredecek çok şey var; senin acı çekmeden, bu kötü hastalığın etkilerini hissetmeden gitmiş olman rahatlatıyor biraz. Çünkü senin acı çekmene dayanamazdım oğlum. Senin bu hastalığı bilerek acıyla gözlerime bakmana dayanamazdım, o çaresizlik öldürürdü beni. Anlayamadın bile hasta olduğunu, çok halsizdin ama yine de mutluydun biliyorum, mutlu baktın annene en son yine. Şükürler olsun..

     Mezarlıktan bahsediyordum değil mi. O kadar çok mezar var ki ve o kadar çok çocuk var ki ölen. Çok dolaşıyorum oralarda ve bakıyorum hep kaç yaşında ölmüşler diye. Çünkü sadece benim oğlum bebekken, erkenden öldü sanıyorum. Çünkü ben daha önce böyle bir acı duymamıştım kimseden. Çocuğu ölen duymuşumdur muhakkak ama onun acısını tanımıyordum. Ama öyle değilmiş, o kadar varmış ki bu dayanılmaz acıyı yaşayan.. Şimdi onlar için de ağlıyorum. Miraç Rüzgar var mesela,  2 yaşındayken pencereden düşüp ölmüş. O gömülürken ben de ordaydım, aynı sana yaptıkları gibi onu da onun o küçücük bedenini de toprağa bırakıp gittiler. Annesi de bıraktı bebeğini ve gitti mecburen. Daha 4-5 gün önce bir bebeği daha defnettiler. 2 gün yaşamış sadece. O kadar küçüktü ki minicik bedenini minicik bir kefene sarmışlar. Kefene değil kundağa sarılmış gibiydi. Normalde 3-4 görevli zorlukla mezara koyarken ölüyü, o bebeği bir adam tek eliyle koydu toprağa.Onu da bırakıp gitti annesi. Toprağına hemen bir kaç çiçek diktiler oracıkta. O daha bütün bedeniyle varken, üzerindeki toprakta açmış çiçekler vardı çok garip. Toprağın yandan bir kesitine bakabilsek o an, ne kadar şaşırırız değil mi. Altta yatan küçücük pembecik bir bebek, üzerinde toprak ve onun üzerinde de rengarenk çiçekler..Tuhaf.. Baran var mesela, sana çok yakın mezarı. 3 aylıkmış öldüğünde. Onu da annesi toprağa bırakmış, çok sık gelemiyor bile mezarına. 4 yaşındaki Feytullah'ın mezar taşı yapılmış yeni. Yaren var, 16 aylıkmış. Ayşegül var bir de, senden iki gün önce doğmuş ve senin ölümünden bir ay sonra ölmüş. Onun da amansız bir hastalığı varmış sanırım. Çünkü mezar taşına "derdine çare bulamadık kızım" yazmışlar. Ne kadar zor, ne kadar çaresiz değil mi. Çok ağladım onun annesi için de..

     Senin mezarının başında da durup bakan, acıyan çok oluyor oğlum. Tıpkı benim diğerlerine yaptığım gibi "Bebekmiş daha, küçücükmüş" diyorlar senin için de.

     Sana ninni dinletirken düşündüm de belki ordaki bütün bebekler dinlemişlerdir bizim ninnilerimizi. Belki hepsine tanıdık gelmiştir "uyusun da büyüsün ninni, tıpış tıpış yürüsün ninni" dizesi. Eminim hepsinin anneleri söylemiştir kendi yavrularına bu ninniyi, hepsi büyüyüp tıpış tıpış yürüyeceklerini hayal etmişlerdir bebeklerinin. Ama büyüyememiş, yürüyememiş o bebekler de senin gibi..

Devamı --> »

Sayılı gün..

     120 gün oldu bugün oğlum, sen gideli 120 gün. Yani 4 ay oldu, bir ay bitti bir diğeri başladı, bitti. Ama sen yoktun. Mayıs bitti, o kapkara Mayıs. Haziran oldu, Temmuz oldu, Ağustos oldu ve şimdi Eylül başladı. Bir mevsim geldi geçti, sen gelmedin oğlum. Gelmeyeceksin de biliyorum. O kadar acı ki biliyorum.

     Gün sayma diyor baban, kızıyor buna. Haklı da. Ne için gün sayıyorum ki. Hem gün saymak böyle olmaz, en sondan başlanır ve her geçen gün bir azaltılır. Her geçen gün daha bir yaklaşılır. Ama bizim öyle mi? 1 gün oldu, 5 gün oldu, 20 gün oldu derken 120 gün oldu. Saydıkça günlerimiz azalmadı bizim. Hep daha da arttı ve artacak sensiz günlerim. Sonsuza gün saymak benimki, hangi sayıda, ne zaman biteceğini bilmeden, 1'den başlayıp ∞'a uzanan, uzadıkça çoğalan, acıyan bir gün sayma..

     Senin ölümünün üçüncü gününü hatırladım şimdi. "3 gün oldu Allah'ım, yeter artık, nolur ver artık oğlumu. 3 gün sende dursun, 3 gün bende. Nolur bana da ver oğlumu.." diye ağlamış, pazarlık etmiştim, yalvarmıştım Allah'a. Çünkü geri vereceğini sanıyordum. Bir şey olacak, bu bir sınavdı diyecek acıyacak bana ve geri verecek seni. Öyle sanıyordum. Çünkü algılayamıyordum ölümünü. Hala da aklım, beynim anlayamıyor bunu, anlamsız bir umut besleniyor içimde kendiliğinden. Ama biliyorum umutsuzluğumu, çaresizliğimi.. Ve senin ölüp benim yaşadığımı..

     "Sayılı gün çabuk geçer" derler ya. Şimdi düşündüm de ben kaç gün daha sayacağımı bilmiyorum. Benim için sonsuza kadar saymak gibi uzun, zor, acı. Ama Allah biliyor o sayıyı. Bilinmeyen değil sayılı yani bizim günlerimiz de. O yüzden acaba "Sayılı gün çabuk geçer" mi  bizim için de?

Devamı --> »

1 Eylül 2014 Pazartesi

2
yorum
Annesinin kuzusu, tatlı şeker oğlusu..

     "Annesinin kuzusu, tatlı şeker oğlusu.." Bu bizim ailenin şarkısıdır oğlum, sen de alışmıştın buna abin gibi. Sen de bunu duyunca mutlu oluyordun. İnşallah yine duyuyorsundur.

     Senden sonra çok şey öğrendim annecim. Allah'a imanım tamdı tabi ama bilmediğim o kadar çok detay varmış ki. Mesela cehennemin bekçisi olan meleğin adı Malik'miş, yani sahip, sahiplenen. Cennetin bekçisi olan meleğin adı ise Rıdvan, razı olan.. Kendini bir şeylerin sahibi olarak görmek cehenneme yaklaştırıyor, oraya yakışıyormuş. Yani sana, kanımdan canımdan olan, karnımda taşıyıp doğurduğum, istediğim gibi bakıp büyüttüğüm, her halinle bana muhtaç olan sana bile benim dememeliymişim. Evladımız bile bizim değilmiş aslında, emanetmiş bize Allah'tan. O yüzden seni verdiğinde sevindiğim, kendimi çok şanslı hissedip şükrettiğim Allah'a seni geri aldığında, emanet olarak verdiğini aldığında da kızamam, küsemem. 

     Bir şey daha öğrendim bizimle ilgili. Allah küçük çocuğu ölen anne babaları, cennetteki çocuklarının hatrına, onlar istedi diye cennete alırmış. Tabi isyan etmeden sabredebilenleri, bu dayanılmaz acıya dayanıp bu sınavı geçebilenleri..

     Rıdvan oldum, razı oldum Allah'ım. Oğlumun, kuzumun ölümüne razı oldum. Cennetin kapısında bekleyen Rıdvan meleğin şahit olsun benim bu razı oluşuma da beni de cennetine al, oğluma orada kavuştur Allah'ım..

Devamı --> »

31 Ağustos 2014 Pazar

12
yorum
Melek oğluşum..


     Melek oğluşum Asil Miran,

     Hep duyardım ölümleri, hep izlerdim ekranlardan evladı ölen anneleri.. Üzülür acırdım onlara, bazen ağlardım bile onlarla. Ama hiç bilememişim oğlum, hiç duyamamışım ölümün acısını. Seni kaybedene kadar...

     Şimdi her şey değişti oğlum, bildiğim her şey değişti artık. Meğer bu dünya ne kadar anlamsızmış, ne kadar değersizmiş her şey. Ya da tam tersine ne kadar değerliymiş insanın evladının yaşıyor olması...

      Şöyle bir acı, şu kadar yanıyosun diye anlatmak çok zor bunu. Ama şöyle birkaç cümle belki biraz tarif eder acımı; bütün iç organlarının büzüşüp içinde bir yerlerde sıkıştığını, hakikaten ciğerinin yüreğinin ezildiğini, kanadığını hissediyorsun. İnliyorsun acıdan. Bir nefes çekiyorsun içine istemsiz, sonra o nefesi oğlunun alamadığını algılıyorsun. Onun artık nefes almaması ve senin alıyor olman..Hani anneler yemedim yedirdim, giymedim giydirdim derler ya çocuklarına. Nefes almayıp aldıramıyorsunuz evladınıza işte. Ne kadar acımasız hayat.. Kendi nefes alışına vicdanı yanar mı insanın, kendi nefesinden utanır mı insan? İşte bu, yaşamaya mecbur olmanın acısı da yanına eklenince bütün hücrelerinin inlediğini hissediyorsun oğlun ölünce, aldığın her nefesin ciğerine battığını, ciğerini hissediyorsun..

     Hala inanabilmiş değilim senin öldüğüne, algılayamıyorum hala ölümünü. Çünkü bebekler ölmez gibi geliyor bana. Annesi yaşarken, annesi gençken, sapasağlamken bebek nasıl ölebilir? Daha büyütecek annesi onu, yürütecek konuşturacak oynatacak bebeğini. Ya bebek, o neden ölür ki... Daha yapılacak çok şey var onun için, daha hiçbir şeyi görmedi, anlamadı ki... Daha hayattan çok alacağı var, bırakıp her şeyi ölür mü ki...

     Oğlum, güzel oğlum.. Hakikaten ne kadar güzeldin oğlum. Her anneye kendi çocuğu güzel gelir tabi ama sen gerçekten çok güzeldin. Bak bunu yazarken yine oluyor, yine canımı çok acıtıyor; di'li geçmiş zamanda yazamıyorum, geçmiş zamanda anlatamıyorum seni. O kadar zor ki seni geçmiş zamanda bırakıp şimdiki zamanı yaşıyor olmak. Ama bir gün beni de di'li geçmiş zamanda anlatacaklar, o bir gün gelecek biliyorum. Ve o zaman ben cennette senin yanında, sonsuz ve ölümsüz bir şimdiki zamana başlayacağım. İnşallah..

     Şükürler olsun Allah'a ki, beni de inananlardan kıldı. Şükürler olsun inancım tam. Yoksa bu acıya dayanılmaz, imkansız! Eğer bu dünyanın geçici olduğunu asıl hayatın öldükten sonra başladığını bilmesem, orda kavuşabilme ihtimalini bilmesem duramam annecim, duramam böyle. O güne, kavuşmaya olan inancım beni ayakta tutuyor. "Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler." denir ya hani "her şerde bir hayır" vardır ya işte öyle sığınıyorum Allah'a. Çünkü ben bilemem, benim aciz aklım, iradem bunu bilmeye yetemez. Allah'a sığınıp, O'na teslim olup, O'ndan yardım diliyorum. Biliyorum ki dünyanın en zor acısını bana veren Allah'ım beni böyle ortada bırakmaz. Vardır O'nun bunda da bir hikmeti. Çünkü Allah kullarına zulmetmez..

Devamı --> »