Kategoriler

ölüm haberi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ölüm haberi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mayıs 2016 Perşembe

2
yorum
Mayıs..

Mayıs ayı geldi yine.
Ne olacak böyle bilmiyorum ki?
Mayıs'a olan bu kızgınlığım nasıl geçecek?
Nasıl affedeceğim bu ayı?

İki yıl önce 5 Mayıs'ta yaktı beni, hala yanarım yanarım bitmez.
Ne bitmez külüm ne tükenmez takatim varmış da iki yıldır ciğerimin tam ortasında yanan kora dayandı.

Her 5 Mayıs'ta seni bir kez daha kaybediyorum, bir kez daha kayıp gidiyorsun kucağımdan.
Sanki bu sefer bir şeyler yapsam kurtaracakmışım gibi hissedip 5 Mayıs  sabah 08:20'den sonra tekrardan ölümün geri dönülmezliğini anlıyorum..

2014 Mayıs'ını tekrar tekrar yaşıyorum.
4 Mayıs gecesi hastanede doktorların beynindeki tümörü bize anlatışını...
Gece acil müdahale edip kafatasında bir delik açtıklarını...
Sabah ameliyata alınacağını...
Ağlayarak dua edişimizi...
Gece saat 3 gibi yoğun bakımda yanına gelip, yaşarken seni son kez izleyişimizi..
O küçücük, mis gibi bebek bedeninin kocaman, her yanı kablo, makine dolu yoğun bakım yatağına hiiiç yakışmadığını...
Dokunmayın dedikleri için sadece ayaklarını okşayışımı..
Ve sabahı tabi..
Ameliyata alınmanı beklerken saat 08:20'de kalbinin duruşu ve 09:05'te öldüğün haberini alışımızla biten hikayen..
O yoğun bakım kapısının önünde babanla birbirimize dayanıp çaresiz bekleyişimiz..
Kaskatı olup titreyişimiz, dilimiz dönmese de yüreğimizle dua edişimiz...
O belirsiz 45 dakikanın sonunda yoğun bakımın o kayar kapısının açılması ve hep birlikte bize yaklaşan doktorlar, hemşireler..
Allah'ım ne büyük acı.
O kötü haberi vereceklerini anlayıp konuşmalarına engel olmak...
"Gidin, gelmeyin bir şeyler yapın... Doktorsunuz siz, bir şey yapın... Yoğun bakım orası, makineye bağlayın bir şey yapın... Bırakmayın oğlumu, bir şey yapın..." 

İnanamadı aklım senin öldüğüne,
Bebekler ölür mü hiç..
Bir anda, hiçbir şey yokken daha anne-babası gencecikken bebekler ölür mü hiç..

İnanmadığım için gösterelim dediler, aldılar içeri.
Koridorda üzeri yeşil örtüyle örtülü metal bir yatak...
Belli ki altında yatan küçücük bir beden...
Hani filmlerde olur ya örtüyü baş tarafından yavaşça kaldırırlar.
Öyle yaptılar, nur gibi yüzün göründü.
Allah'ım ne büyük acı...
Sarıldım o gül yüzüne, kokladım.
Bir yandan da doktorlara gösteriyor, yalvarıyordum.
"Bakın hala sıcacık, ölmemiş işte... N'olur bir şeyler yapın..."
.............
Ertesi gün, 6 Mayıs'ta Karşıyaka Mezarlığının camisinde, Gasilhane yazan o yerde,
Yine aynı şekilde açtılar yüzündeki örtüyü.
Yine sarıldım gül yüzüne, kokladım.
Ama o zaman buz gibiydi tenin.
Vücudunu, göğsünü açtım, son kez gezdirdim ellerimi kokun sinsin diye, 
senden bir şey kalsın bana diye...
Ellerini öpmeye çalıştım ama olmadı, kaskatı olmuş bükülmüyordu kolun.
"Ölü sertliği" diye bir kavram varmış, sonra öğrendim.
Minicik bebeğimin minicik ellerinde, ipek gibi teninde öğrendim "ölüm"ü..




Devamı --> »

28 Mart 2016 Pazartesi

Bir çocuğa ölümü anlatmak..

Sen öldükten sonra abinle uzun uzun konuşmalar yapmıştık.
Ona senin öldüğünü anlattık ilk, kötü haberi verdik.
Sonra artık olmayacağın fikrine alışırdık defalarca kez tekrarlanan konuşmalarla.
Ölümünün bizim hatamızla ya da ihmalimizle olmadığını anlattık.
İlahi kaderi, bu dünyanın geçici oluşunu, cenneti ve ordaki sonsuz hayatı anlattık..
Ölmeseydin ve beynindeki o kanserle yaşasaydın, senin nasıl zorluklar yaşayacağını, çekeceğin acıları, bizim çaresiz kalacağımızı... Belki de Allah'ın seni alarak o acılardan koruduğunu uzun uzun anlattık abine.

Daha 9 yaşındaydı abin çünkü, bu acıyla kendi başedemez diye.
Senin ölümünün acısı çok çok zorladığında bunları düşünerek teselli olsun diye.
O küçücük dünyasına, hayatı yeni kavramaya başlayan zihnine ölümün umutsuzluğu yansımasın diye.
Hayattan umudunu kesmesin, Allah'ı kötü bilmesin, küsmesin diye.

Dinlerdi dikkatle bizi, aynı soruları her gece uyumadan tekrar tekrar sorardı. Gözleri dola dola, sesi kısıla kısıla, boynu büküle büküle dinlerdi. "Ama..." diye başlardı hep cümleleri.

"Tamam dediklerinizi anlıyorum ama..."

"Ama o hasta değildi ki?"
"Ama doktora götürmüştük?"
"Ama o daha küçücük, n'apacak bizsiz orda?"
"Ama ben kardeşimi özlersem?"
"Ama şimdi biz napıcaz?"
"Ama okulda bana sorarlarsa?"
"Ama artık hep mutsuz olacağız biz?"
"Ama ben bi daha gülemem ki?"

Bütün bu ama'lı sorulara bazen hiç ağlamadan dimdik, bazen ona sarılıp ağlayarak cevaplar verdik. İkna ettik abini. Kabullendirdik. Çok şükür aştı birçok şeyi, kalmadı bir travma. Uzun süredir de senin için ağlamıyordu.

Dün şaşırttı beni.
Yatağına girdikten 15-20 dk. sonra "Anneee, bi gelir misiiin?" diye seslendi. Nedense anladım sanki kötü birşey olduğunu. Çünkü çok yapar bunu. Uykusu gelmemiş olur ve sudan bir bahaneyle ya yataktan çıkar ya da beni çağırır. Ben de kızarım çoğu zaman ve hemen yatağına gönderirim. Ama dün yapamadım öyle. Üst katta tam ütü yapmaya başlamıştım. Normalde ütüyü falan kapatıp gitmezdim ama dün hissettim belki de. Beni çağırınca hemen ütüyü kapatıp odasına indim. Ağlıyordu.

"Anne, kardeşime üzüldüm ben biraz" dedi.
Sora sora, anlata anlattıra öğrendim ki kurstaki stajyer öğretmen, abinin bilgisayarında senin resmini görmüş ve "Kardeşin mi?" diye sormuş. Efe de "Evet" diyebilmiş sadece.

Yine uzun bir konuşma yaptık. Bilgisayarın masaüstü arkaplan resmini değiştirdik. Biraz başka şeylerden bahsettik, okulla gideceği Çanakkale gezisini falan konuştuk. Sonra da birlikte sarılarak uyuduk.

Şimdi okulda abin ve umarım seni düşünmüyordur.



Devamı --> »

4 Eylül 2014 Perşembe

9
yorum
Mezarında boş yer var mı, ben de girip yatayım mı?

"Mamoş palton tutayım mı?
Hayrın için satayım mı?
Mezarında boş yer var mı?
Ben de girip yatayım mı?"

     Böyle bir türkü yazılmış. Kim bilir bunu yazan nasıl bir acı yaşadı, hangi yakını öldü de onunla birlikte mezara girmek istedi bilmiyorum. Ama onun yaşadığı acı çok tanıdık bana, onun mezara girme isteği benim de bu hayattan beklentim. 


     Çünkü sen öldükten sonra çok istedim ölmeyi, babana çok yalvardım sen,ben ve Efe, biz de ölelim nolur diye. Artık bu hayatın bi anlamı yoktu çünkü, ölüm bu kadar yakın ve gerçekse, minik oğlumuz ölüp gittiyse öbür tarafa biz niye yaşayalım dedim. Anneler bebeklerini yalnız ve kimsesiz bırakmaz, bırakamaz, peşinden gider bebeklerinin. Ama olmuyo işte oğlum, olmamalıymış da. Çünkü Allah herkese bir ömür biçmiş, mecburen o ana kadar beklemeli ve o ölüm bizim elimizden olmamalı. Allah ne zaman ne şekilde isterse öyle olmalı. Bu günaha girersem nasıl cennete giderim, o zaman seninle kavuşamam ki orda. Allah korusun.. Tek umudum orda kavuşacak olmamız. İnşallah..

     Hem ben ve baban neyse de abinin yaşamaya hakkı var, değil mi? O daha bir çocuk ve hayattan çok beklentisi var. Annesine, babasına ihtiyacı var daha onun. Aklımı, psikolojimi sağlam tutmam gerekiyor bu yüzden, abine haksızlık yapmamam gerekiyor. Senin acınla bunu başarabilmek çok zor ama mecburum. Abin büyüyüp bir yetişkin olduğunda "Ben 9 yaşındayken kardeşim öldü, ondan sonra annem böyle oldu, ondan sonra annem olamadı.." dememesi lazım. Beni suçlar, bana darılır o zaman. "Ben de senin oğlun değilmiydim, kardeşim öldükten sonra beni hiç umursamadın!" demez mi? Demesin oğlum, abin üzülmesin. Nasıl sana yanıyorsam, onun acısına da dayanamam. İkinizin acısını kaldıramam. Ayakta kalmaya, sağlıklı kalmaya çalışıyorum bu yüzden, onun hakkını yememeye, ailesini korumaya çalışıyorum. Allah yardım etsin bize..


     Türkünün ilk cümleleri de acıtıyor canımı. Sadece kafiye yapabilmek için yazılmış gibi dursa da öyle değil bence. Ölen birinin eşyaları kalıyor geride. Vermek lazımmış ihtiyaç sahiplerine, hayır için birilerine dağıtmak lazımmış. Ama nasıl yapayım ben, nasıl vereyim sen kokan eşyaları. Yatağını bile kaldıramamıştım ilk ay, yanı başımda durmuştu yine yatağın, yanı başımda ve bomboş. Üzerinde başının izi vardı hala. Kıyamadım, bozamadım yatağını. Bir umut vardı içimde bir şey olur da geri gelir mi oğlum diye. Ama gelmedin, gelmeyeceksin.

     Senin de kaldı herşeyin annecim, kıyafetlerin, oyuncakların, bezlerin, kremlerin, emziklerin, biberonların.. Buzlukta çorban kaldı mesela hala dökemediğim, deterjanlar bebek tenine zarar veriyormuş diye senin kıyafetlerin için aldığım toz sabun mesela. O kadar şey kaldı ki elimde, hepsi sen hepsi minik oğlum. Öldüğün gün hastanede giydiğin kıyafetin.. O kadar sen kokuyor ki inanamıyorum o kokuyu içime çekip de senin artık olmadığına. Doktor kan almak isterken damarını bulamamış, kanatmıştı kolunu. O kanının izi var hala üzerinde. O kadar kızmıştım ki doktora, minicik bebeğe bu yapılır mı diye. Sonra saatler geçip, sen gittikçe kötüleşince anlamışlardı beynindeki tümörü. Ve toplanan beyin sıvısını boşaltmak için bir delik açtılar kafatasına, kurtardılar hayatını o an. O zaman da teşekkür etmiştim içimden o doktora, ne kadar ulvi bir insan gibi gelmişti bana. Çok tuhaf değil mi? Kan alırken kolunu bir kaç damla kanattı diye bir doktora lanet ederken, kafatasını delen bir doktora minnetle bakmak.. İşte bu hayat bu kadar mantıksız, anlamsız ve kötü.

     Sabah senin öldüğünü haber veren doktorlara bağırmıştım, "bırakmayın oğlumu, siz doktor değil misiniz, ameliyat edin, makinaya bağlayın duran kalbini, yoğun bakımda ölür mü bir bebek.." diye. Hayatını kurtarsalar birer kahraman olacaklardı ama sen onların elinde öldüğün için beceriksiz birer aptal hepsi. Oysa onların elinden ne gelir ki. Hepsi de benim gibi birer insan, ben üniversitede bilgisayar mühendisliği okumak istemişim, onlar da tıp fakültesi. Hepsi bu, benden tek farkları bu. Hiçbir okul, ölümü nasıl engelleyeceklerini öğretmez ki öğrencilerine. Zaten yazılmış bir düzen, engellenemez bir ölüm anı yok mu. Allah'ın belirlediği o anı hangi kul değiştirebillir ki.. Değiştiremedik de zaten oğlum, canımı isteseler seve seve verecekken benden hiç birşey istemeden "oğlunuz öldü" dediler. Oğlumuz ölmüş.. Biz babanla yoğun bakım koridorunun kapalı kapısına bakarak beklerken oğlumuz içerde ölmüş. O sensörlü cam kapının kayarak yanlara doğru açılması ve hep birlikte bize yaklaşan doktorlar.. Hiç birşey söylemeleri gerekmiyordu zaten, onlar öyle çıkınca anlamıştım diyeceklerini. Konuşturmadım da zaten, bağırdım sadece "gidin, bırakmayın oğlumu, devam edin yapmanız gerekenlere.." diye. 

     "Ama.." diye başladılar söze, "................ yaptık ama malesef.................bu saatten sonra yapılacak her şey ona eziyet etmek olur..................gelin son bir kez görün oğlunuzu...............gereken her şeyi yaptık................ama malesef.................."

     Gittik ve gördük seni annecim, o metal yatağın üstüne yatırıp yemyeşil bir hastane örtüsü örtmüşler yüzüne. Hemen ölü muamelesi yapmışlar bile. Daha birkaç dakika önce yaşıyorken, şimdi o minicik yüzünü örtmüşler bir ölü gibi.. "Ölü" demişlerdi senin için ama dokunduğumda sıcacıktın, sarıldım yüzünü kokladım ve sıcacıktın hala. Yine bağırmıştım doktorlara "ölmemiş işte daha sıcacık, nolur bakın, bırakmayın oğlumu" diye. Ama ölüymüşsün meğer..

     Ertesi gün Karşıyaka Mezarlığı'nın camisinde yıkamalarından hemen önce gösterdiler seni son kez bana. O zaman soğuktun annecim, o güzel yüzün, o ellerimle her bir santimetresini okşadığım vücudun buz gibi olmuştu. Kolların kaskatı olmuş ve bükülmüyordu. "Ölü sertliği" diye bir kavram varmış. Öğrendim..

     Minicik bebeğimin, minicik ellerinde, ipek gibi teninde öğrendim "ölü"yü..


Devamı --> »