Kategoriler

30 Eylül 2014 Salı

Bebeğimiz için en güzeli seçmek..

     Asil Miran, tatlı oğlum benim. Senin için bir albüm yaptırıyorum annecim, resimlerin arasından en güzellerini seçtim ve tarihlere, olaylara göre sıralayarak, bazı notlar ekleyerek gönderdim fotoğraf stüdyosuna. Kitap şeklinde bir albüm olacak, o yüzden kapak, isim falan seçmem gerekiyordu. Ben de adını "Melek oğlumuz Asil Miran" koydum. Doğumundan başlayarak mezar taşında biten bir fotoğraf dizisi.

     Mezar taşına da "Melek oğlumuz Asil Miran" yazdırmıştım. Onun için de uğraşmış, resim seçip, üzerine neler yazdıracağımızı falan ayarlamıştım. Mezar taşının şeklini, boyutunu, yazılarını.. Allah kimseye böyle bir şey yaşatmasın. O kadar büyük bir acı ki insanın kendi evladının mezar taşını seçmesi. Doğduğun andan itibaren her şeyini ben seçip almıştım. Her şeyin en iyisi olsun diye araştırıp, senin için en güzelini seçmiştim. Doğacağın hastane, doktorlar, kıyafetler, ayakkabılar, şampuanlar, kremler, bezler, ıslak mendiller, yemeklerin için sebzeler, meyveler... Adını bile ben seçtim ama bunu seçeceğim aklıma bile gelmemişti. Senin için mezar taşı seçmek de varmış kaderde. Baban çektiğim acıya dayanamıyordu o zamanlar, "sen uğraşma, ben yaptırırım en güzelini" diyordu ama kabul etmemiştim, senin için alacağımız en son şeyi de ben seçmeliydim. Canım çekile çekile mezar taşı araştırdım internetten, bir kaç mezarcı dükkanına gidip modellere baktık. Düşünebiliyor musun minik bebeğimin yatacağı mezar için modellere baktım ben. Yine söylüyorum, Allah kimseye yaşatmasın bunu, kimseyi evladının ölümüyle sınamasın. 

     Yaptırdık mezar taşını istediğimiz gibi, hem de bayramdan bir kaç gün önce bitti. Bayramlığın oldu yani, sana aldığımız son bayramlık..

     Bugün yine oturdum mezarının dibine, gözyaşlarımı akıttım o mezar taşına. Mezarına konan toz tanesi bile gözüme batıyor annecim. Yağmur yağıyor, çamur oluyor dipleri ama ben her seferinde temizliyorum her köşesini. Tertemiz olsun istiyorum her an. Sanki bebeğini kirden, mikroptan sakınan ya da kıyafetleri hep tertemiz görünsün isteyen hassas bir anne gibi. Bir "anne gibi" mezarını koruyor, sakınıyorum annecim. Çünkü biliyorum ki ömrüm oldukça evim orası olacak ve inşallah ben de o mezarda toprak olacağım senin gibi. Araştırdım onu da. Aynı mezara gömülmeye izin veriyorlar, aradan 4-5 sene geçmiş olması kaydıyla. O mezarda yatan kişinin kemiklerini bir araya toplayıp yeni cenazenin baş ucuna koyuyorlarmış. Senin kemiklerin başucumda olacak inşallah ben toprak olurken. Senin karıştığın toprağa karışacak benim de bedenim.

     Beden, vücut önemli değil biliyorum. Bedenimizin toprak altında çürüdüğünü düşünmemek lazım. Çünkü öldükten sonra ruhumuz çekiliyor o bedenden, bir işlevi kalmıyor. Ama napayım oğlum, anneyim ben işte dayanamıyorum. Aklıma geliyor o minicik ellerin, ayakların ne haldedir şimdi diye. Bedenine o toprağın altında ne olmuştur diye. Onu da araştırıyordum ilk zamanlar. Ama baban kızdı, "yapma dayanamazsın" dedi, "bunları düşünmek eziyet sadece bize, sen onun cennette koşup oynadığını bil, onu düşün" dedi. Öyle yapmaya çalışıyorum, aklıma geldikçe Allah'a sığınıp yardım istiyorum, cenneti düşünüyorum. Şimdi mesela, yine cenneti düşüyorum oğluşum, canımın parçası kuzumun toprak altında çürüyen bedenini beynimden atıp cenneti düşünmeye çalışıyorum..

     Yardım et Allah'ım, yardım et benim gibi bu acıyı çeken herkese ve nolur başka kimseye yaşatma Allah'ım..

Devamı --> »

26 Eylül 2014 Cuma

2
yorum
Hayırlı evlat..

     
Efendimiz Sallallahü Aleyhi Vessellem buyurmuştur ki:
'' Kadın, hamileliğinde, doğum yapıncaya , bebeği sütten kesilinceye kadar, Allah yolunda hudutlarda nöbet bekleyen mücahit gibidir ( daima öylece sevap alır durur). Eğer bunlar arasında ölüverirse ona şehit mükâfatı ve ecri vardır. ''

'' Kadın hamile iken, bu onun için gündüz oruçlu, gece namazlı, rabbine gönülden teslim olmuş, mücahit bir kimsenin ecir ve mükâfatı gibi mânen kazanç sağlayan bir durum hâsıl eder.''

'' Doğum ağrısı tuttuğunda, hiç bir mahluk onun ne kadar çok ecir ve mükâfat kazandığını hakkıyla idrak edemez. "

'' Çocuk doğunca bebeğin sütü her soruşunda veya her süt vermede anasına, bir can ihya etmişcesine sevap gelir.''

''Kadının lohusalıktan çıkma zamanı gelince, vazifeli melek her iki omuzuna vurarak der ki :"

'' Hiç günahın kalmadı, pak oldun. Haydi hayata günahsız olarak yeniden başla."



     Sen de bu yüzden mi bekledin oğlum, ölmek için seni sütten kesmemi yani yukarıdaki yazıya göre tüm günahlarımın bitmesini mi bekledin annecim?

     Sana hamileyken çok sağlıklıydın, doğumun normal oldu hiç sorun yaşamadık, sonrasında da çok sağlıklı bir bebek olarak büyüyüp sütten kestikten 20 gün sonra kayıp gittin elimden. O beyin tümörü son 20 gününde buldu seni ve çabucak aldı minik canını.

     Bir tesadüf olduğuna inanamıyorum şimdi bu zamanlamanın. Söyle annecim, benim günahlarımın tamamen temizlenmesini mi bekledin kuzum, ölmeden önce o kısacık ömründe, o minicik bedeninle annene hayırlı evlat olmaya mı çalıştın?

Devamı --> »

25 Eylül 2014 Perşembe

Yine bayram oluyor..

     Dön gel, oğlum kuzum dön gel, yine bayram oluyor
     Herkes sevdiğine neler neler alıyor..

     http://www.youtube.com/watch?v=pJsT0TF2BWE

     Bayram.. Hani herkesin bir araya gelip kaynaştığı, bütün kardeş, kuzen, dostların memlekette toplanmasıyla güzel elbiseler giyinip hoş sohbetlerle, mutlulukla kutlanan ritüelimiz..

     Tamam, dini bir vecibe, kutsalımız. Ama bu da namaz gibi, oruç gibi isteğe bağlı olmalı. Kişinin iradesine bırakılmalı. Bayram edebilen gönlünce coşkuyla kutlasın ama ciğeri yanana bayram denmesin nolur. Kimse ziyarete gelmesin, ziyaret, telefon beklemesin ondan. "Bayramınız kutlu olsun" denir mi ya, evladı ölen, minicik bebeği toprağın altında yatan anneye "İyi bayramlar" denir mi dalga geçer gibi. İşkence edercesine zorla bayram dedirtilir mi? Açlıktan ölmek üzere olan birine "Afiyet olsun" demek gibi bir şey bu. 

     Özgürüz hepimiz, istediği zaman istediği yere gidebilen kocaman insanlarız sözde. Ama öyle olmadığını anladım artık, aslında bütün toplum tarafından hapsedilmişiz bunu anladım. İnsan içine çıkmak istemiyorum, kimseyle konuşmak iletişim kurmak istemiyorum diyemiyorsunuz. Dediğinizde de hasta muamelesi görüyorsunuz. Yakınlarınız harekete geçiyor, doktora, psikoloğa falan yönlendirilip mecbur bırakılıyorsunuz o toplumda yaşamaya. Bir film var hani Truman Show diye, birinin (Jim Carrey sanırım) hayatı doğumundan itibaren kurgulanmış bir senaryoya dayatılmış, bütün ülke onu izliyor ve adamın bundan haberi yok. Öyle hissediyorum kendimi artık. Kaçacak hiç bir yerim yok, yalnız kalabilecek bir anım yok. Mecburum bu bayramı yaşamaya. Ciğerimi yaka yaka "Olmaz, bugün bayram" diyecekler, gelecekler yanıma yüzlerine bakmamı isteyecekler. Ağlama diyerek bütün hücrelerimi sessiz hıçkırıklara boğacaklar.

    Sen öldükten sonraki ikinci bayram olacak bu. İlkinde Kırşehir'e kaçayım dedim annemlere. Ankara'dan kaçtım ama bayramdan kaçamadım. Gözüme bakan herkeste kendi acımı görüp utandım. Bu sefer gitmeyip evde kalayım diyorum ama "bayram"dan nasıl kaçayım bilmiyorum oğlum. 

     Hani türküde diyor ya 

    "Yağmura karışır yaşın,
     Dünyaya sığmaz ki başın.." 

öyleyim annecim. Sığdıramadım acıyla kavrulan şu başımı koca dünyaya..


Devamı --> »

2
yorum
Bebek kiyafetleri..

     Bebekler çok çabuk büyüdükleri için kıyafetleri daha eskimeden olmamaya başlar. Bazen sadece bir iki kez giydirdiğimiz bir kıyafet artık bebeğimize olmadığı için elimizde kalır. Biz de yakın çevremizde bebeği olan varsa ona veririz. Çok yeni, çok cici bir kıyafettir. Kardeşimizin ya da arkadaşımızın bebeğine veririz giysin diye. 

     Ben de senin büyüyüp de giyemediklerini verecektim. Sana aldığım o tatlı gömlekleri, pantolonları, minik minik ayakkabılarını.. Minik kuzenine verirdim mesela. Hani o doğunca "aaa Asil Miran da abi oldu" demiştik. O kuzenin büyüyor annecim, senden kalanlar çok da iyi olurdu ona. Ama veremedim oğlum, senin kokun var diye kıyamadım. Yaşasaydın, kıyafetlerini koklamak zorunda kalmayacaktım, kokunun o kıyafete sindiğini bile farketmeyecektim belki ve ayıracaktım hepsini kuzenine vermek için. Ama şimdi sen yoksun, ölüp gittin elimden. Göremiyorum, dokunamıyorum, öpüp koklayamıyorum seni. Kokunu arıyorum her yerde. Her bir eşyanı tek tek kokluyorum incitmeden, dokunmaya kıyamıyorum kokun silinmesin diye. Yüzlerime süremiyorum, gözyaşlarımdan ıslanır da kokun kaybolur diye.

     Seni hastaneye götürdüğümüz gün üzerimde olan kıyafeti günlerce çıkaramamıştım. Kucağıma aldım onunla seni, omzuma yattın, senin izin kokun var diye çıkarmak istememiştim. Seni toprağa verdiğimiz gün çamur olmuştu her yerim ama yine de değiştirememiştim onları Asil Miran'ın izi var diye. Orda öylece o halimle donup kalmak istedim. Bitsin hayat, akmasın zaman, oğlum öldüyse ben de almayayım fazladan bir nefes.. Ama olmuyor annecim, nasıl başabiliyorum bilmiyorum ama ben yaşamaya devam ediyorum. İntiharın çok büyük günah olduğunu ve abinin bana ihtiyacı olduğunu biliyorum. O yüzden ölemiyorum seninle. Ama ciğerlerim parçalanıyor bilesin, senden sonra aldığım her nefesten utanıyorum bilesin oğlum.

     Çok zor annecim, çok zor oğluşum. Evladın ölüp de annenin kalması çok zor..

Devamı --> »

24 Eylül 2014 Çarşamba

Toprağına düşen yağmurun olaydım..
Devamı --> »

22 Eylül 2014 Pazartesi

Cennet Cocuklari..

     Kuzum, oğlum.. Allah'ım seni seçmiş annecim, seni cennet çocuğu olarak seçmiş, sevmiş seni Allah'ım. Dünya sıkıntılarına, zahmetine sokmadan kolay yoldan cennetine almış seni. Bizi de sevmiş Allah, oğlum. Bizi de bu dünyada çocuğumuzun sevgisinden mahrum etti ama cennette ebediyen çocuk sevme zevkiyle mükafatlandıracak inşallah.

     Çok zor, dayanılacak gibi değil annem ama mecburum buna. Allah'ın verdiğine de aldığına da razı olup, O'na teslim olunca kavuşturacak bizi Allah, inşallah..

Devamı --> »

20 Eylül 2014 Cumartesi

Günlük tutmak..

     Bir annenin bebeği için günlük tutması.. Ne kadar anlamlı, ne kadar ince bir davranış değil mi? Daha hamileyken başlar yazmaya, bütün heyecanını, hislerini, hazırlıklarını yazar. Bebeği doğunca yaşadığı sevinç katlanır, onun büyümesini adım adım not eder. Hayali; bebeği büyüyüp kocaman bir birey olduğunda ona vermektir o günlüğü, 18 yaşına girdiğinde, üniversiteye giderken ya da evlendiğinde..

     Ben de o niyetle yazdım sana annecim. Sana hamile olduğumu anlar anlamaz yazmaya başlamıştım. Hergün değil ama önemli birçok anı yazmıştım. Kalp atışını ilk dinleyişimiz, ultrasonda seni ilk görüşümüz, cinsiyetini öğrendiğimiz gün, sana koyacağımız ismi belirleyişimiz, doğumuna az kalış ve doğduktan sonra sen.. O kadar mutlu etmişsin ki beni sanki dünyanın en mutlu insanıymışım o zamanlar. Şimdi ise yazdığım her cümle canıma batıyor, kıvrandırıyor acıdan. O anlara bir kereliğine bile olsa dönebilmek için canımı veririm ama olmuyor annecim.

     Günlüğü sana vermeyi hayal ediyordum ben de ama kaldı elimde annecim, atsam atamıyorum, okumaya dayanamıyorum. O defterde değil burada anlatıyorum sana artık günlerimi, yaşadıklarımı, hislerimi. Farketmişsindir belki, artık heyecanımı, mutluluğumu değil acımı anlatıyorum sana. Ama olsun annecim, sana diyemediklerimi demek, hiç okuyamayacağını bilsem de yazmak istiyorum oğluşum. 

     Bir ölüye mektup yazmak benimki biliyorum. Psikolojik açıdan pek de iyiye işaret değildir belki ama içimden böyle geliyor oğlum, aklımı kaybetmedim ama seninle konuşmak rahatlatıyor annecim.

     Duymadığını bilsem de sana yine "oğluşum, yavrum, annecim" demek, minik kuzumla konuşmak.. İçimden gelen sadece bu..

Devamı --> »

19 Eylül 2014 Cuma

Bir adı olmalı..

     Bir adı olmalı bence bunun, bir kelime bulunmalı bunu özetleyen. Hani babası ölene "yetim", annesi ölene "öksüz" denir ya tam da öyle, evladı ölen annelere de bir şey denmeli. Yaşadığı acıyı anlatan bir kelime. Öksüz kaldı der gibi "....... kaldı" denmeli. Ondan sonra hayatının nasıl değiştiğini, ne acılar çektiğini, ne kadar yazık bir hale düştüğünü anlatan bir kelime. Hayatından, canından bir parçasının koptuğunu, eksik olduğunu anlatan; tıpkı bir kaza sonrası sakat kalan insanlar gibi ölen evladının ardından sakat kaldığını anlatan bir kelime lazım benim gibilere.

     Ben de sakat hissediyorum kendimi oğlum, koptu canımın yarısı sen ölünce ve yapamıyorum bazı şeyleri işte. Bacağı kopan birinin yürüyememesi gibi ben de yaşayamıyorum eskisi gibi. Onun yürümesini sağlayan bacağı gittiyse benim de yaşamamı sağlayan evladım gitti. Tamam, insanı çocuğu mu yaşatır diyecekler, hiç çocuğu olmayan birisi de gayet güzel yaşıyor diyecekler. Ama bir kez çocuğunu kucağına alan anne artık onsuz yaşayamaz, bunu bilir anneler. Sorsunlar anne olanlara, tek tek sorsunlar, "Çocuğun ölürse yaşayabilir misin?" diye. Kaçı "Evet, yaşarım" der. Ben söyleyeyim, hiçbiri. 

    Bir anne evladı, canının yarısı, bebeği ölünce yaşayamıyor işte. Ha tamam, cana kıyılmıyor, büyük günah ama böyle de yaşanmıyor işte. Canım yanıyor annecim, senin öldüğünü düşündükçe içerim parçalanıyor.. 

Devamı --> »

17 Eylül 2014 Çarşamba

Hayır, tek çocuk!

     Bugün abini yeni bir okula kaydettik oğlum. Servis sorunlarından dolayı mecbur kaldık ve apar topar okulun ilk haftasında yeni bir okul seçmek zorunda kaldık.

     Ben gittim kayıt için abinle, ben doldurdum bütün formları. Başka kardeşi var mı sorusunun karşısına "Yok" yazdım kendi ellerimle. Seni yok yazdım oğlum, bilemedim ne yazacağımı. Vardı ama öldü falan yazılmıyor işte. İki seçenek var ortada, başka kardeşi var ya da yok! Yok yazdım oğlum. Başka kardeşi var mı diye soran müdür yardımcısına "Hayır, tek çocuk!" dedim. O kadar zor ki sen hiç olmamışsın gibi davranmak. Vicdanım, içim parçalanıyor, sanki beni duyuyorsun, izliyorsun da üzülüyorsun sanıyorum. Eğer öyleyse affet oğlum, affet başka kardeşi yok deyişimi. Başka bir seçeneğim yok kuzum, her yerde her ortamda "oğlum öldü" diyemiyorum.

     Sen öldükten 10 gün kadar sonra mahalledeki sağlık ocağından aramışlardı. Ben açamamıştım telefonu ve halan konuşmuştu sanırım. Öldüğün kayıtlara geçmiş ve doğru mu değil mi diye sormuşlar. O kadar zoruma gitmişti, o kadar ağlamıştım ki. Neden oğlumu siliyorlar kayıtlardan diye. Şimdi anladım ki başka seçenek yokmuş. O kayıtları güncelleyen insanlar ölmüş biri için, annesinin doyamadığı, öldüğüne inanamadığı, kabullenemediği bir bebek de olsa "ölü" yazmaları gerekiyormuş.

Devamı --> »

15 Eylül 2014 Pazartesi

Hayattan beklentiler..

     Hani herkesin hayattan beklentisi farklıdır, istekleri farklıdır ya. Herkes bir şeyleri elde edebilmek için uğraşır durur. İşte o olması istenen şeylerin ne kadar değersiz olduğunu biliyorum ben artık. İş, evlilik, para, ev, araba, kariyer.. Bunlara sahip olabilmek için uğraşmak ne kadar gereksiz ne kadar anlamsızmış meğer. Düne kadar acıyıp bakamadığım dilenci kadını kıskanıyorum ben artık kucağında bebeği var diye. Yanından geçen herkes acıyorken ben kıskanarak imrenerek bakıyorum ona. Ona sorsanız benim çok şanslı olduğumu düşünür, giyim kuşamıma özenir belki ya da dilenmeyişime imrenir. Oysa benim bebeğim de kucağımda olsaydı da ömür boyu dilenseydim, sen yaşasaydın da ben ekmek, aş yüzü görmeseydim oğlum. 

     Ne hayattan bir beklentim var artık ne de umudum. Çünkü ölüm denen şeyi gördüm, tattım ben. O çaresizliği görüp de bu dünyada güçlü olabilmek için uğraşmak çok saçma. Evladımın kollarımda bitkin yatışını, gözümün önünde bebeğime kalp masajı yapılışını görmüşüm, beyaz bir kefene sarılmış ölü yüzünü öpmüşüm oğlumun ben. Ne dünyası ne hayat beklentisi..

     Bize göre çok uzun ama öbür tarafla kıyaslayınca çok kısa olan bu dünya hayatının bitmesini beklemek benimkisi. 

     İşe başlasan çok iyi olacak..
     Mezarına bu kadar sık gitme..
     Her yere resimlerini asma..
     Bütün anıları o evde, ev değiştirirsen biraz daha iyi gelir..
     Evde yalnız kalma, dışarı çık..
     Kendine bir uğraş bul..
     Resimlerine, videolarına bakma..
     Bir çocuk daha yap..
     O acı türküleri dinleme..
     Bu kadar çok uyuma..
     Ağlama..

     O kadar çok nasihat veren var ki. İyi olmam için teoriler geliştiren dostlarım, yakınlarım. Tekrar söylüyorum: Evladımın kollarımda bitkin yatışını, gözümün önünde bebeğime kalp masajı yapılışını görmüşüm, beyaz bir kefene sarılmış ölü yüzünü öpmüşüm oğlumun ben. Ne iyi olması ne dünyası ne hayat beklentisi.. 

     Bir oğlum daha var benim. İkimizde öleceğiz ama birimiz daha önce. Ya ben ondan önce öleceğim ya da o benden önce. Yani %50. %50 ihtimalle diğer oğlumun da ölümünü göreceğim ben. Bu kadar gerçek bir ihtimal varken nasıl iyi olmalıyım bilmiyorum. Ölüm bu kadar yakın ve çaresizken nasıl eskisi gibi olmalıyım anlamıyorum. Bu hayat anlamsızmış işte bunu anlayıp susmalı ve hayatın bitmesini beklemeliyiz..

Devamı --> »

Televizyondaki parmak izleri..

     Misafirlerimiz vardı dün annecim, babanla benim arkadaşlarım ve iki yaşındaki oğulları.Hani sen 9,5 aylıkken, en son bize geldiklerinde onların oğluyla oynamıştın. O gün sizi çektiğimiz videoyu izledim yine, Ankara'nın Bağları'nı açmışız sizi oynatmaya çalışıyoruz. Sen o kadar ilgileniyorsun ki o bebekle resmen üstüne atlıyorsun sevmek için. Gülüyoruz hepimiz, şaşırıyoruz. Ama çok mutluyuz oğlum, görüyorum ve çook kıskanıyorum o halimi.

     İşte o arkadaşlarımız dün yine geldiler. Ama gelmeden önce sormuşlar babana bebeklerini getirip getirmemeyi. Benim tepkimi bilememişler. Hiç tepki vermedim oğlum, sevdim onların oğullarını yine. İlk geldiklerinde mutfakta gizlice ağladım ama bununla da yüzleşmem gerektiği için dayandım annecim. Hatta hoşuma bile gitti, çünkü sen onu çok sevmiştin, arkadaşındı o bebek senin. O da seni sevdi bu sefer, duvardaki resimlerine uzun uzun baktı, "bebek" dedi ve annesine gösterdi seni. O da bildi senin bebek olduğunu ama ölü bir bebek olduğunu bilemedi..

     Televizyonda parmak izi kalmış bebeğin, minik minik el izleri var televizyonumuzda. Senin elinin izi kalmadı hiçbir eşyamızda annecim. Minik parmak izlerini hiç silmedim televizyondan ben..

Devamı --> »

13 Eylül 2014 Cumartesi

Düğün var bugün..

     Düğüne gideceğim bu akşam annecim. Çok yakın bir arkadaşımın düğünü. Gitmesem küsmez, darılmaz bana biliyor halimi ama yanında olmam gerektiğini hissediyorum. Çünkü o hep yanımdaydı benim. Mutlu anlarımı hatırlamıyorum ama acımda yanımdaydı hep, senin acında..

     Sen ölmeden bir hafta kadar önce gelmişlerdi bize nişanlısıyla. O kadar huzursuzdun ki ilgilenememiştim, bir kahve bile yapamadan göndermiştim misafirlerimi. Onları kapıda uğurlarken sen arkadaşımın nişanlısının kucağına uzanmıştın, seni alsın diye. Dışarı çıkacağını anlamıştın ve sen de gezmek istemiştin dışarda. Çok şaşırmış, gülmüştük. İçerde otururlarken ikisine de gitmek istememiştin ama şimdi kendin atlıyordun kucağına. Keşke çıkarsaymışım o an seni dışarıya. Hava kararmıştı, soğumuştu. İşim de vardı evde biraz, hafta içi çalışınca bütün işler hafta sonuna kalıyor işte. Ama n'olurdu çıkarsaydım seni gezmeye. Belli ki başın ağrıdığı için huzursuzmuşsun, dışarıda mutlu olacakmışsın. Ama ben bilemedim annecim, bilemedim başındaki ağrıyı, bilemedim beynindeki tümörü, bilemedim bir hafta sonra öleceğini.. Gitmeseymişim o lanet olası işe, son üç ayında gündüzleri de yanında olsaymışım keşke. Keşke..

     Bugünkü düğün için planlarımız vardı arkadaşımla. Sana minicik bir smokin giydirecektik, papyon takacaktık. "Penguen gibi ya çok tatlı olur.." demişti senin için. Yapacaktım da, ölmeseydin eğer bugün sana minik gömlek, minik pantolon-ceket giydirecek ve papyon takacaktım. Olmadı annecim, olmuyormuş hayat bizim planladığımız gibi olmuyormuş. Bugün düğünde nasıl ağlamadan durabilirim diye motive ediyorum kendimi. Gözlerimin şişliği belli olmasın diye bastırıyor, masaj yapmaya çalışıyorum göz kapaklarıma. 

     Canımın ağrısı, içimin sızısı belli olmasın diye, yaşıyormuşum gibi görüneyim diye zorluyorum kendimi. Oysa ölmeseydin papyon takacaktım sana bugün..

Devamı --> »

N'olur..

     Allah'ım yaşatma bu acıyı kimseye n'olur, senin emrine karşı gelinmez, karışılmaz ama çok zor Allah'ım. Yavrumun kıyafetlerini koklayıp koklayıp artık öldü diyebilmek, buna dayanmak çok zor. Ya yaşatma kimseye ya da böyle çaresiz bırakma, bu acıyla kıvrandırma kimseyi. Yardım et Allah'ım, n'olur..

Devamı --> »

12 Eylül 2014 Cuma

70.000..

    Bugün iş yerinden bir arkadaşım aradı. Senden 4 ay büyük bir kızı var onun da. Aynı dönemde hamileydik iş yerinde, ortak noktamız çoktu yani.

    Bir sabah programında dinlemiş bir hocadan, evladını kaybeden anneler kendi huzurları ve bebeklerinin orda huzur bulmaları için 70.000 Kelime-i Tevhid okusunlar demiş. Göreceklerdir ki iyi gelecektir, demiş. Sağolsun arkadaşımın aklına ben gelmişim, aradı söyledi. Zaten anne olanların, küçük bebeği olanların sesinde duyuyorum acılarını, empati yapıp da benim için duydukları acıyı. O da acıyordu bana, bir şeyler yapılır mı diye düşünüyordu muhtemelen..

    Normalde pek inanmam öyle şeylere, şu kadar Yasin, şu kadar Ayet-el Kürsi okunmalı diyenlere. Sayıyla ibadet mi olur, sayıyla dua mı okunur. İnsan içinden geldiği gibi konuşabilmeli, isteyebilmeli Allah'ından. Sayısız kere Allah demeli bence, bazen bir, bazen arka arkaya 50-100 kere Allah demeli ama saymamalı. Sayarak, bir görevi tamamlarcasına değil de içinden geldiğince demeli. Ama bugün farkettim de içimden La ilahe illallah dedim defalarca. Daha nasıl yapacağıma, nereye yazacağıma karar vermemiştim. Ama içim başlamıştı bile 70.000 Kelime-i Tevhid'i saymaya. Çaresizlik bu olsa gerek. Acıdan sızıdan tutacak dalım kalmayınca saymaya çalışıyorum bir baktım da. Belki tam 70.000 olursa Allah acımı dindirir diye..

Devamı --> »

Yaşayan çocuklar..

     "Algıda seçicilik" diye bir kavram var, biliyorum. O kavramı düşünürsek tam da bu benim yaşadığım. Ben mi seçiyorum, algılarım hep onları mı görüyor bilmiyorum ama o kadar çok bebek var ki dışarda.. Ve bir o kadar anne.. Ne yana baksam en geç 1 dakika içinde bebek arabasını süren veya kucağında çocuğunu taşıyan birini görüyorum. Bakmaya utanıyorum o bebeklere. Ne kadar içimin eridiğini, imrendiğimi, kıskandığımı annesi görür de kızar diye. Bakamıyorum başka bebeklere annecim, utanıyorum acımdan. Göz ucuyla, çaktırmadan bir kez bakıp kafamı çeviriyorum.

     Durup yolun ortasında, önlerine geçip ne kadar şanslı olduklarını söylemek istiyorum. Bilsinler nasıl büyük bir lütuf Allah'ın onlara verdiği. Evet, çocuğunuz yaşıyorsa çook şanslısınız arkadaşım, bilin lütfen, sevinin, övünün, şükredin.

    Normalde bakamıyorum başka bebeklere  ama bugün bir bebeğe çok baktım. Sana benziyordu bunun gözleri ve kaşları, düzdü saçları seninkiler gibi, alnına dökülmüş birazı. Kız bebekti muhtemelen ama gözleri sana benziyordu. Çok yandım oğlum onu görünce, ciğerim söküldü yerinden o an. Aynı gözleri canlı canlı bir daha görebilmek, dayanılmaz bir acı saplandı içime. Abin vardı yanımda belli etmemeliydim ona. Çok yakında babanın kuzeninin çalıştığı bir mağaza var, orası aklıma geldi. Efe'yi Sema'nın yanına bırakıp tuvalette bi ağlayabilsem dedim. Sanki gözlerimden yaşlarla birlikte acı da akıp gidecek. Ama onu da yapamadım, Sema'ya ne diyecektim, hadi abini kandırdım Sema'yı nasıl kandıracaktım. Yapamadım. Ciğerim parça parça olurken yürüdüm, tuttum abinin elini ve yürüyüp geçtim o bebeğin yanından.

     En zor şeylerden biri de bu, ağlayamamak.. Bağıra bağıra ağlarken içinden, ses çıkarmamak. Kıvranıyorsun acıdan, yumruklarını sıkıyorsun tüm gücünle ya da ağzını kapatıyorsun ellerinle, çenene bastırıyorsun titremesin diye. Tutuyorsun kendini çünkü her yerde ağlanmıyor oğlum, her yerde ağlamamalısın.. Eşin içerde otururken sen banyoda ağlamamalısın.. Oğlun televizyon izlerken mutfakta ağlamamalısın. Üzersin onları da o çaresizliği onlara da yaşatırsın sadece o olur. Komşuların sesin bizim eve kadar geliyor, dayanamıyorum sen ağlarken dedikten sonra evde yalnız bile olsan sesli ağlamamalısın.. Otobüste mesela, etrafında en az 50-60 kişi varken ağlamamalısın..  Eve birisi geldiğinde, telefonla konuşurken ya da büyük oğlunu gezmeye götürdüğünde ağlamamalısın..

     Dün senin mezarına gitmek için durakta otobüs beklerken bir bebek arabası yaklaştı hemen yanımda durdu. Minik bir kız çocuğu, tam da senin kadar. Yani yaşasaydın şimdi senin olacağın kadar. Bakamadım tabi yine bebeğe, duramadım orda uzaklaştım, bir köşeden izledim. Közlenmiş bir mısır koçanının yarısını vermiş annesi eline, döndüre döndüre yemeye çalışıyor. Senin hiç mısır yemediğin aklıma geldi o an. Dünyada öyle bir nimet var, çocuklar da çok sever mısırı. Sen de geldin bu dünyaya ama hiç yiyemedin ondan. Fırsat olmadı, vaktin yetmedi. O kadar çok şey var ki senin tatmadığın.. Hiç çikolata yiyemedin mesela, dondurma, şeker, sakız.. Bazı meyveler allerjendir diye ek besine başlayan bebeklere hemen verilmez. Çilek mesela bunlardan biridir. Ben bu yazı bekliyordum sana çilek vermek için. Geçen yaz daha çok küçük olduğun için, ek besine daha yeni başladığın için vermemiştim çileği seneye yer diye. Ama "seneye" olmadı annecim, senin çilek yiyebileceğin o sene gelmedi. Bu dünyada Allah'ın insanlara verdiği bir çok nimeti tadamadın. Haksızlık mı bu, haşa.. Vardır Allah'ın bir hikmeti bunda da. O'nun hikmetinden, adaletinden sual olunmaz. Sana da verir Allah'ım hakkını. İnşallah.. Ama artık "seneye" diye planlar yapamıyorum ben. Abine kıyafetini bir beden büyük alamıyorum örneğin seneye de giyer diye. Çünkü senin daha giyemediğin o kadar çok kıyafetin kaldı ki.."Tatile gidelim anne" dediğinde "seneye gideriz" diyemiyorum. Çünkü seninle gidemediğimiz o kadar çok yer var ki.. Seneye ne olacağını sadece Allah bilir. "İnşallah" demek lazımmış, "Allah izin verirse.." 

     Allah bize izin vermedi oğlum, razı olmalıyız hakkımıza düşene..

Devamı --> »

10 Eylül 2014 Çarşamba

Sonbahar, hüznün mevsimi..

     Sonbahar geldi artık, yağmur yağıyor Ankara'ya uzun uzun. Hava serin ve kasvetli. Herkes için kasvetlidir böyle gri havalar, sonbahar biraz hüzün mevsimi gibi anılır birçoklarına göre. Ama bu sonbahar benim canımı yakıyor oğlum. Hayatın devam ettiği gerçeği ciğerime saplanıyor bıçak gibi.

     Sen öldüğünde ilkbahar bitiyor yaz yeni başlıyordu. Acınla yaşamaya dayanabilmek için teselli ediyordum kendimi, okullar kapanmak üzere 1 ay sonra bitecek Efe'nin okulu, 1 ay dayan diyordum kendime. Ondan sonra acımla baş başa kalacağımı, hayatla ilgili hiçbir sorumluluğumun, yapmam gereken hiçbir şeyin kalmayacağını sanıyordum.  Ama öyle olmuyor işte. Okullar başlayacak 4-5 gün sonra, yeni bir yıl başlıyor eğitim yılı da olsa yeni bir yıl. Sen varken abin 3. sınıfa gidiyordu artık 4. sınıf oldu. O 4. sınıftayken sen olmayacaksın. Defalarca hesaplamış hayaller kurmuştum, sen okula başladığında abin liseye başlayacaktı. Kocaman bir delikanlı olan abin senin ellerinden tutacak ve okulun ilk günü o teselli edecekti seni. Ederdi de çok iyi bir abi olurdu senin abin..

     Hep geçen yılı düşünüyorum, geçen yılla kıyaslıyorum günleri. Bak bu geçen yıl bugün çektiğimiz bir fotoğrafın.


     Bu da bir sonbahar resmi ama hiç hüzün yok bu karede.. Ben mi yanılıyorum bilmiyorum ama bu resimde hüzün yok, 2013'te hüzün yok. Mükemmel bir yılmış 2013, senin doğup bizimle olduğun yıl. 2014 ise ölüm gibi. "gibi" dememeliyim hatta ölümle tanıştığımız yıl, ölüm, acı ve zulüm yılı..

Devamı --> »

8 Eylül 2014 Pazartesi

Evim evim güzel evim..

     Evim evim güzel evim..

     Abinle dışardan eve girdiğimizde böyle deriz çoğunlukla. Kendi evimizdeki rahatlığı daha kapıdan girer girmez hissederiz. Bir çok kişi için de öyledir muhakkak. 

     Benim de evim evim güzel evim'in her bir yanı seninle doluymuş annecim. Çok yaşamadın bu dünyada, çok kalmadın aramızda ama ne kadar çok iz bırakmışsın hayatımızda. İz bırakmak denmemeli bence buna, parçamız olmuşsun bizim o kısacık ömründe. Evimiz diyordum ya her bir yanında seni görüyorum. Daha yürüyememiştin bile tam olarak, kendi kendine dolaşamamıştın bile bütün evi ama her köşesinde yaşamışsın annecim. Az önce ütü masasına bakarken sen geldin gözümün önüne. Önüne bir kaç oyuncak koyar yere oturturdum seni. Oyalanırdın biraz onlarla ama ütünün her buhar püskürtüşünde bana bakardın şaşkınlıkla. Şaşkınlık, merak, biraz korku.. Korkmaman için önceden uyarırdım seni bazen "Bak annecim pısss yapıcam şimdi" diye. Emekleyerek gelirdin yanıma ütünün sarkan kablosuyla oynamak için, bilerek kızardım o zaman sana. Kızan, uyaran bir sesle "Hayır Asil Miran, cıss o annecim, hayır bırak onu" derdim. Demeseymişim keşke oğlum, keşke sana hiç hayır demeseymişim. Kapatsaymışım o ütüyü, sen doyana kadar kablosuyla oynamana izin verseymişim. Yapmasaymışım ütü falan, hep oyunlar oynayıp sarılsaymışım sana. Ama bilmiyordum ki öleceğini annecim. Hiç düşünemedim ki böyle bir şeyi.. Ben büyüyüp tek başına evde dolaşacağın zamanlar geldiğinde tehlikeli şeylerden uzak durmanı sağlamaya çalışıyordum. Büyüyecek, evin her bir köşesinde dolaşacaktın, yaramazlıklar yapacaktın aklım sıra. Arkadaşlarıma "Çok yaramaz oldu yaa, başedemiyorum valla, her yeri karıştırıyo, bütün çekmeceleri döküyo" diyecektim. Ama olmadı annecim büyüyemedin, büyüyüp yaramazlık yapamadın.

     Banyo küvetine her bakışımda seni içinde ıslak, yapışmış saçlarınla, ıslak kirpiklerini kırpa kırpa bana bakışını görüyorum. Çok masum olurdun banyo yaparken, hiç sesin çıkmaz öylece otururdun küvetinde. Daha doğrusu küvetine taktığım bebek filesinde. O fileyi sen biraz daha büyüyünce çıkaracak kullanmayacaktım. Ama benim planladığım gibi olmadı o da. Ben planlar yaparken Allah bambaşka bir plan yapmıştı bizim için.

    Yatak odasında bizim yatağın üstünde sen, ben ve abinle son oyunumuz geliyor hep aklıma. Sen ölmeden bir gün önceydi, cumartesi günü. Abin bir kaç gündür sabah sen uyanınca onu oraya çağırmamı ve hep birlikte eskisi gibi oynamamızı istiyordu. O sabah geldi aklıma ve sen uyanınca çağırdım abini. İyi ki çağırmışım da oynamışız, son oynayışımızmış çünkü o sabahki. Odanın perdelerini açarken hep "Güüüneş ışığııııı.." derdim sana. Öğrenmiştin, güneş ışığı yapalım mı deyince hemen kapalı perdelere bakardın. O sabah da hep birlikte "Güüneş ışıığıııı.." diyerek açtık perdemizi. Yatağa oturduk sonra sen abini izleyip onun her hareketine gülüyordun, "sen de yap" deyince de yapıyordun aynı hareketi kendince. Abin oturduğu yerde ayaklarını öne doğru uzatmış sırayla yatağa vuruyordu. Sen yapıyordun aynısını gülerek ve sonra ben yapıyordum. O kadar eğleniyordun o kadar gülüyordun ki. Hastaymışsın halbuki, beynin o tümörle kaplıymış halbuki. Ama mutluydun oğlum ya, çok gülüyordun. Çok acı verir kanser derler, dayanılmaz ağrılar verirmiş. Sana da öyle oluyor muydu bilmiyorum ama o son sabah oyunumuzda çok eğlenmiştin yine. Çok şükür..

     Abini her yatırışımda içime bir sızı saplanıyor artık. Seni de götürürdüm yanımda, seni de öptürürdüm abine. Ve hep şu cümleyi söylerdi abin sana "Hadi bak abi eee eee yapıyo sen de eee eee yap".. Yere bırakırdım seni, yatağının kenarından tutarak ayağa kalkar, abinin baş ucuna gelir yüzüne bakmaya çalışırdın. O öyle üstünü örtüp yatınca saklandığını, oyun oynadığını düşünürdün. Açmaya çalışırdın yorganını..Çok hoşuna giderdi abinin bu, kalkar seni de yanına yatırmaya çalışırdı. Kızardım ben de size, "Hadi amaaaa, oyun zamanı değil şimdiii" diye. Keşke hiç uyutmasaymışım abini, keşke hiç uyumasaymışız sen yaşarken de biraz daha doysaymışız sana.. Şimdi elim kolum, kucağım bomboş gidiyorum abini yatırmaya ve sadece beni öpüyor abin.. O benim içime saplanan sızıyı farkediyor mu bilmiyorum ama sızlıyor bütün hücrelerim oğlum..

Devamı --> »

7 Eylül 2014 Pazar

Ne iyi ettin be oğlum..

     Çok zor bu hayat oğlum ya. Ne iyi ettin de gittin burdan. Keşke ben de bebekken, senin gibi 16 aylıkken ölseymişim. Acıyla yaşamak çok zor oğlum..

Devamı --> »

6 Eylül 2014 Cumartesi

Vitrinlere bakmak..

     Annecim, güzel oğlum benim..

     Abini müzeye götürdüm dün yine. Gezmeye ihtiyacı var onun, daha bir çocuk ve yaşamaya ihtiyacı var. O yüzden senden sonra gezmeye götürüyorum yine abini eskisi gibi. Eskisi gibi ama sensiz, eskisi gibi ama göz çukuru hep yaş dolu, içi hep acıyan bir insan olarak, eskisi gibi ama çocuğu ölmüş bir anne olarak..

     Müzede 1,5 saat kalacaktı abin, uzun bir turdu yani. Armada'nın alt katında bir Çocuk Müzesi gittiğimiz yer. O yüzden ben de o süre içinde vitrinlere bakıp dolaşacaktım AVM'de. Öyle de yaptım. 
  
      Mağazaları gezdim bir süre. H&M var, ordayken çocuk katına çıkıverdim ve senin için kıyafetler bakarken buldum kendimi. O kadar güzel şeyler vardı ki tek tek baktım, senin için bir gömlek bir de pantolon seçtim, 18-24 ay. Öldüğünde 16 aylıktın, 1 hafta vardı 16 ayını doldurmana. Ama şimdi, ölmeseydin büyürdün ve 18-24 ay alırdık değil mi? Onlara baktım o yüzden ve bir gömlek ve pantolon beğendim. Ama alamadım annecim, param vardı, sevdiğim şeyleri bulmuştum, bedeni de oluyordu ama alamadım. Çünkü onları giyecek 18-24 aylık bir oğlum yoktu. Normalde o yaşlarda oğlu olmayan biri için o bölüm bir şey ifade etmez, hemen geçip giderler ordan. Ama bana hitap eden bir bölümdü, mağazanın o bölümünün hedef kitlesinde ben de vardım. Ama bir fark vardı. Mağazanın o bölümünden alışveriş yapacak kişilerin çocuklarının yaşıyor olması gerekiyordu. Hiçbir yerde öyle bir uyarı, tabela ya da kıyafetlerin etiketlerinde öyle bir not görmedim. "Bu ürünü alacağınız bebek yaşıyor olmalı!" yazmalılar bence. Çünkü çok ağlattı beni o gömlekle pantolon. Müşteri memnuniyetine aykırı..

Devamı --> »

Yağmur..

     Oğlum, Asil Miran'ım..

     Mezarındaydım az önce yine. Bilmem fark ediyor musun geldiğimi? Hissediyor musun yanı başında oturup sana bakışımı. Gerçi fark etme, bence daha iyi, öldüğünü hiç bilme, benden uzak olduğunu, dokunamadığını hiç hissetme bence. Çok zor çünkü bu, çok acıtıyor insanın ciğerini. Allah bilir tabi ama ben hep orda bana benzeyen bir meleğin kucağında olduğunu hayal ediyorum, hep annenin kucağındasın, gülüyorsun, mutlusun. Sen ayrılık, özlem yaşamıyorsun, sen acı hissetmiyorsun değil mi oğlum..

     Çok yağmur yağdı bugün Ankara'ya. Şimşekler aydınlattı gökyüzünü ardı ardına. O yağmurlar ıslatıyor mu seni, sesleri duyuyor musun acaba bilmiyorum. Çünkü beni çok ıslatıyor artık yağmurlar, güneş daha çok yakıyor beni artık.

     Mezarındayken bir kaç kişi geldi yanıma, destek olmaya çalıştılar, sağolsunlar. "Başınız sağolsun" diyerek yaklaştı iki kız, ben cevap bile veremeden "ooo" dedi birden, "Ay Allah'ııım" dedi sonra. Mezar taşındaki resmini gördü sanırım, bebek olduğunu anladı o an, benim de bebeğinin mezarı başındaki bir anne olduğumu.. Bana yaklaşırken aklında olan teselli cümleleri uçup gitti sanırım ki omzumu sıvazlayıp gitti. Başka bir kadın yaklaştı dakikalar sonra. "Hasta olursunuz, ıslanıyorsunuz" dedi. "Oğlum da ıslanıyor" dedim mezar taşını göstererek. Susuverdi kadıncağız, tek kelime daha edemedi. Yağmurun da etkisiyle hava kararıyordu artık, "gitmeniz lazım" dediler, akşamları mezar ziyareti yapılmazmış. "Mezar ziyareti" değildi oysa ki benimki. Orası evimdi benim. Seni o toprağa gömdüğümüz gün, ordan uzaklaşırken babana yalvarmıştım, "burası bizim evimiz olsun" diye. "Tamam" demişti baban, "evimiz oldu burası"..


     
Devamı --> »

4 Eylül 2014 Perşembe

İki resim arasındaki dayanılmaz farkı bulmak..

     

      Geçen sene bugün, bu saatte çekmişim bu fotoğrafını. 4 Eylül 2013, saat 14:13.

     Hiç bilebilir miydim bunu çekerken seneye senin olmayacağını, senin ölmüş olacağını. Allah'ım aslında ne çok nimetler vermişsin bize. Eğer geleceği görebilsek ne kadar dayanılmaz olurdu hayat. Bunu çekerken 8 ay sonra senin öleceğini bilsem ne yapardım, nasıl dayanırdım.

     Ama şimdi de dayanamıyorum kuzucum, nasıl o zaman öleceğini bilseydim ne yapardım diyorsam şimdi de yaşadığın anlara bakıp kıvranıyor,ne yapacağımı bilemiyorum. Keşke geleceği görüp bilemediğimiz gibi geçmişi de unutsak, bilmesek. Minik kuzumun, bebeğimin öldüğü gerçeği beynimden silinip gitse keşke. Çünkü çok zor annecim, çok zor sen öldükten sonra yaşamaya mecbur kaldığım bu dünya.

     Çok zor ve çok yalan bu dünya. Bebeği annesinden alıp, öldüren dünya..

Devamı --> »

9
yorum
Mezarında boş yer var mı, ben de girip yatayım mı?

"Mamoş palton tutayım mı?
Hayrın için satayım mı?
Mezarında boş yer var mı?
Ben de girip yatayım mı?"

     Böyle bir türkü yazılmış. Kim bilir bunu yazan nasıl bir acı yaşadı, hangi yakını öldü de onunla birlikte mezara girmek istedi bilmiyorum. Ama onun yaşadığı acı çok tanıdık bana, onun mezara girme isteği benim de bu hayattan beklentim. 


     Çünkü sen öldükten sonra çok istedim ölmeyi, babana çok yalvardım sen,ben ve Efe, biz de ölelim nolur diye. Artık bu hayatın bi anlamı yoktu çünkü, ölüm bu kadar yakın ve gerçekse, minik oğlumuz ölüp gittiyse öbür tarafa biz niye yaşayalım dedim. Anneler bebeklerini yalnız ve kimsesiz bırakmaz, bırakamaz, peşinden gider bebeklerinin. Ama olmuyo işte oğlum, olmamalıymış da. Çünkü Allah herkese bir ömür biçmiş, mecburen o ana kadar beklemeli ve o ölüm bizim elimizden olmamalı. Allah ne zaman ne şekilde isterse öyle olmalı. Bu günaha girersem nasıl cennete giderim, o zaman seninle kavuşamam ki orda. Allah korusun.. Tek umudum orda kavuşacak olmamız. İnşallah..

     Hem ben ve baban neyse de abinin yaşamaya hakkı var, değil mi? O daha bir çocuk ve hayattan çok beklentisi var. Annesine, babasına ihtiyacı var daha onun. Aklımı, psikolojimi sağlam tutmam gerekiyor bu yüzden, abine haksızlık yapmamam gerekiyor. Senin acınla bunu başarabilmek çok zor ama mecburum. Abin büyüyüp bir yetişkin olduğunda "Ben 9 yaşındayken kardeşim öldü, ondan sonra annem böyle oldu, ondan sonra annem olamadı.." dememesi lazım. Beni suçlar, bana darılır o zaman. "Ben de senin oğlun değilmiydim, kardeşim öldükten sonra beni hiç umursamadın!" demez mi? Demesin oğlum, abin üzülmesin. Nasıl sana yanıyorsam, onun acısına da dayanamam. İkinizin acısını kaldıramam. Ayakta kalmaya, sağlıklı kalmaya çalışıyorum bu yüzden, onun hakkını yememeye, ailesini korumaya çalışıyorum. Allah yardım etsin bize..


     Türkünün ilk cümleleri de acıtıyor canımı. Sadece kafiye yapabilmek için yazılmış gibi dursa da öyle değil bence. Ölen birinin eşyaları kalıyor geride. Vermek lazımmış ihtiyaç sahiplerine, hayır için birilerine dağıtmak lazımmış. Ama nasıl yapayım ben, nasıl vereyim sen kokan eşyaları. Yatağını bile kaldıramamıştım ilk ay, yanı başımda durmuştu yine yatağın, yanı başımda ve bomboş. Üzerinde başının izi vardı hala. Kıyamadım, bozamadım yatağını. Bir umut vardı içimde bir şey olur da geri gelir mi oğlum diye. Ama gelmedin, gelmeyeceksin.

     Senin de kaldı herşeyin annecim, kıyafetlerin, oyuncakların, bezlerin, kremlerin, emziklerin, biberonların.. Buzlukta çorban kaldı mesela hala dökemediğim, deterjanlar bebek tenine zarar veriyormuş diye senin kıyafetlerin için aldığım toz sabun mesela. O kadar şey kaldı ki elimde, hepsi sen hepsi minik oğlum. Öldüğün gün hastanede giydiğin kıyafetin.. O kadar sen kokuyor ki inanamıyorum o kokuyu içime çekip de senin artık olmadığına. Doktor kan almak isterken damarını bulamamış, kanatmıştı kolunu. O kanının izi var hala üzerinde. O kadar kızmıştım ki doktora, minicik bebeğe bu yapılır mı diye. Sonra saatler geçip, sen gittikçe kötüleşince anlamışlardı beynindeki tümörü. Ve toplanan beyin sıvısını boşaltmak için bir delik açtılar kafatasına, kurtardılar hayatını o an. O zaman da teşekkür etmiştim içimden o doktora, ne kadar ulvi bir insan gibi gelmişti bana. Çok tuhaf değil mi? Kan alırken kolunu bir kaç damla kanattı diye bir doktora lanet ederken, kafatasını delen bir doktora minnetle bakmak.. İşte bu hayat bu kadar mantıksız, anlamsız ve kötü.

     Sabah senin öldüğünü haber veren doktorlara bağırmıştım, "bırakmayın oğlumu, siz doktor değil misiniz, ameliyat edin, makinaya bağlayın duran kalbini, yoğun bakımda ölür mü bir bebek.." diye. Hayatını kurtarsalar birer kahraman olacaklardı ama sen onların elinde öldüğün için beceriksiz birer aptal hepsi. Oysa onların elinden ne gelir ki. Hepsi de benim gibi birer insan, ben üniversitede bilgisayar mühendisliği okumak istemişim, onlar da tıp fakültesi. Hepsi bu, benden tek farkları bu. Hiçbir okul, ölümü nasıl engelleyeceklerini öğretmez ki öğrencilerine. Zaten yazılmış bir düzen, engellenemez bir ölüm anı yok mu. Allah'ın belirlediği o anı hangi kul değiştirebillir ki.. Değiştiremedik de zaten oğlum, canımı isteseler seve seve verecekken benden hiç birşey istemeden "oğlunuz öldü" dediler. Oğlumuz ölmüş.. Biz babanla yoğun bakım koridorunun kapalı kapısına bakarak beklerken oğlumuz içerde ölmüş. O sensörlü cam kapının kayarak yanlara doğru açılması ve hep birlikte bize yaklaşan doktorlar.. Hiç birşey söylemeleri gerekmiyordu zaten, onlar öyle çıkınca anlamıştım diyeceklerini. Konuşturmadım da zaten, bağırdım sadece "gidin, bırakmayın oğlumu, devam edin yapmanız gerekenlere.." diye. 

     "Ama.." diye başladılar söze, "................ yaptık ama malesef.................bu saatten sonra yapılacak her şey ona eziyet etmek olur..................gelin son bir kez görün oğlunuzu...............gereken her şeyi yaptık................ama malesef.................."

     Gittik ve gördük seni annecim, o metal yatağın üstüne yatırıp yemyeşil bir hastane örtüsü örtmüşler yüzüne. Hemen ölü muamelesi yapmışlar bile. Daha birkaç dakika önce yaşıyorken, şimdi o minicik yüzünü örtmüşler bir ölü gibi.. "Ölü" demişlerdi senin için ama dokunduğumda sıcacıktın, sarıldım yüzünü kokladım ve sıcacıktın hala. Yine bağırmıştım doktorlara "ölmemiş işte daha sıcacık, nolur bakın, bırakmayın oğlumu" diye. Ama ölüymüşsün meğer..

     Ertesi gün Karşıyaka Mezarlığı'nın camisinde yıkamalarından hemen önce gösterdiler seni son kez bana. O zaman soğuktun annecim, o güzel yüzün, o ellerimle her bir santimetresini okşadığım vücudun buz gibi olmuştu. Kolların kaskatı olmuş ve bükülmüyordu. "Ölü sertliği" diye bir kavram varmış. Öğrendim..

     Minicik bebeğimin, minicik ellerinde, ipek gibi teninde öğrendim "ölü"yü..


Devamı --> »

3 Eylül 2014 Çarşamba

Kahvaltı eşliğinde kahvaltı..

     Bugün kahvaltıda saplandı ciğerime acın.

     Uyanamadığım için suçlanmıştım biraz, abin uyanmıştı bir saat kadar önce ve beni bekliyordu. Kahvaltı yapması gerekti onun, çünkü o daha çocuktu ve annesine, bana ihtiyacı vardı. Bu vicdan azabıyla zorla uyanıp hemen kahvaltı hazırlamaya koyulduğum için ciğerimdeki yarayı çok farkedememişim. Ama masaya oturup abinle sohbete başlayınca..

     Sen ikimizin arasında otururdun ve masaya mutlaka 4-5 tane oyuncak koyardım senin oyalanman için. Yere düşürürdün sırayla onları ve abinden isterdim düşenleri yerden almasını. Minik minik lokmacıklar verirdim sana ve yerdin de..

     Şimdi ne minik lokmalar, ne oyuncaklar, ne de abi var masamızda. O artık ve tekrardan tek çocuk oldu, kardeşi olan bir abi değil artık. Çok garip ve çok acı. Sana hamileyken abini kardeşi olacağı fikrine hazırlıyordum, şimdi ise artık kardeşinin olmayacağı fikrine. O küçücük çocuk bu değişimi nasıl kaldırsın? Hayatın bu hızlı ve acımasız değişimini nasıl algılayıp kabullensin bilmiyorum. Ben bile şu koca aklımla yapamıyorum bunu.

     Yaz okuluna başladığı gün sormuştu bana. Yeni çocuklarla tanışacaktı ve "Anne kardeşin var mı derlerse ne diyeceğim?" diye sormuştu. Bilememiştim bu sorunun cevabını. Her sorusuna cevap verir, her şeyi anlaması için uğraşır, bir şekilde onu cevaplarım aslında. Ama bu sorusuna cevap veremedim. Bir kardeşi var mıydı onun? Normalde vardı tabi, Asil Miran kardeşi vardı. Ama artık yoktu. O "artık" kelimesi bir hayatı değiştiriyordu. Kardeşim yok dese olmaz, vardı ama öldü diyemez. O cümlenin arkasından gelen karabasana ben bile dayanamıyorum, abin, o 9 yaşındaki çocuk nasıl dayanır, nasıl üstesinden gelir o bakışların. Hem karşısındakiler de çocuk. Bilemezler ki teselli etmeyi, bilmezler ki ne denmeyeceğini. Ya "üzülüyor musun" diye sorarlarsa, ya " aaa bu çocuğun kardeşi ölmüş" diyerek birbirlerine gösterirlerse oğlumu?

Devamı --> »

2 Eylül 2014 Salı

Mezarlık..

"Annesi onu çok,
 Babası onu çok,
 Herkesler onu çok
 Severmiş, öpermiş.."

     Seni uyuturken çaldığım ninni bu, bu şarkının yatıştırıcı sesine alışmıştın ve uyku vakti olduğunu anlardın.
     
     Dün mezarının başında açtım yine bu şarkıyı, defalarca dinlettim sana yine. Çünkü uyku vaktin annecim, mışıl mışıl uyuma vakti senin için, huzurla ve musmutlu.. Huzurlu ve mutlusun biliyorum annecim. Şükürler olsun ki senin orda çok iyi olduğunu biliyorum, şükürler olsun ki çektiğim bu dayanılmaz acının yanında bir de oğlum acaba ne halde şimdi düşünmeme gerek yok. Çünkü ölen bebekler cennete gidiyormuş oğlum. Allah onları yanına alıyormuş. Bu halimde bile şükredecek çok şey var; senin acı çekmeden, bu kötü hastalığın etkilerini hissetmeden gitmiş olman rahatlatıyor biraz. Çünkü senin acı çekmene dayanamazdım oğlum. Senin bu hastalığı bilerek acıyla gözlerime bakmana dayanamazdım, o çaresizlik öldürürdü beni. Anlayamadın bile hasta olduğunu, çok halsizdin ama yine de mutluydun biliyorum, mutlu baktın annene en son yine. Şükürler olsun..

     Mezarlıktan bahsediyordum değil mi. O kadar çok mezar var ki ve o kadar çok çocuk var ki ölen. Çok dolaşıyorum oralarda ve bakıyorum hep kaç yaşında ölmüşler diye. Çünkü sadece benim oğlum bebekken, erkenden öldü sanıyorum. Çünkü ben daha önce böyle bir acı duymamıştım kimseden. Çocuğu ölen duymuşumdur muhakkak ama onun acısını tanımıyordum. Ama öyle değilmiş, o kadar varmış ki bu dayanılmaz acıyı yaşayan.. Şimdi onlar için de ağlıyorum. Miraç Rüzgar var mesela,  2 yaşındayken pencereden düşüp ölmüş. O gömülürken ben de ordaydım, aynı sana yaptıkları gibi onu da onun o küçücük bedenini de toprağa bırakıp gittiler. Annesi de bıraktı bebeğini ve gitti mecburen. Daha 4-5 gün önce bir bebeği daha defnettiler. 2 gün yaşamış sadece. O kadar küçüktü ki minicik bedenini minicik bir kefene sarmışlar. Kefene değil kundağa sarılmış gibiydi. Normalde 3-4 görevli zorlukla mezara koyarken ölüyü, o bebeği bir adam tek eliyle koydu toprağa.Onu da bırakıp gitti annesi. Toprağına hemen bir kaç çiçek diktiler oracıkta. O daha bütün bedeniyle varken, üzerindeki toprakta açmış çiçekler vardı çok garip. Toprağın yandan bir kesitine bakabilsek o an, ne kadar şaşırırız değil mi. Altta yatan küçücük pembecik bir bebek, üzerinde toprak ve onun üzerinde de rengarenk çiçekler..Tuhaf.. Baran var mesela, sana çok yakın mezarı. 3 aylıkmış öldüğünde. Onu da annesi toprağa bırakmış, çok sık gelemiyor bile mezarına. 4 yaşındaki Feytullah'ın mezar taşı yapılmış yeni. Yaren var, 16 aylıkmış. Ayşegül var bir de, senden iki gün önce doğmuş ve senin ölümünden bir ay sonra ölmüş. Onun da amansız bir hastalığı varmış sanırım. Çünkü mezar taşına "derdine çare bulamadık kızım" yazmışlar. Ne kadar zor, ne kadar çaresiz değil mi. Çok ağladım onun annesi için de..

     Senin mezarının başında da durup bakan, acıyan çok oluyor oğlum. Tıpkı benim diğerlerine yaptığım gibi "Bebekmiş daha, küçücükmüş" diyorlar senin için de.

     Sana ninni dinletirken düşündüm de belki ordaki bütün bebekler dinlemişlerdir bizim ninnilerimizi. Belki hepsine tanıdık gelmiştir "uyusun da büyüsün ninni, tıpış tıpış yürüsün ninni" dizesi. Eminim hepsinin anneleri söylemiştir kendi yavrularına bu ninniyi, hepsi büyüyüp tıpış tıpış yürüyeceklerini hayal etmişlerdir bebeklerinin. Ama büyüyememiş, yürüyememiş o bebekler de senin gibi..

Devamı --> »

Sayılı gün..

     120 gün oldu bugün oğlum, sen gideli 120 gün. Yani 4 ay oldu, bir ay bitti bir diğeri başladı, bitti. Ama sen yoktun. Mayıs bitti, o kapkara Mayıs. Haziran oldu, Temmuz oldu, Ağustos oldu ve şimdi Eylül başladı. Bir mevsim geldi geçti, sen gelmedin oğlum. Gelmeyeceksin de biliyorum. O kadar acı ki biliyorum.

     Gün sayma diyor baban, kızıyor buna. Haklı da. Ne için gün sayıyorum ki. Hem gün saymak böyle olmaz, en sondan başlanır ve her geçen gün bir azaltılır. Her geçen gün daha bir yaklaşılır. Ama bizim öyle mi? 1 gün oldu, 5 gün oldu, 20 gün oldu derken 120 gün oldu. Saydıkça günlerimiz azalmadı bizim. Hep daha da arttı ve artacak sensiz günlerim. Sonsuza gün saymak benimki, hangi sayıda, ne zaman biteceğini bilmeden, 1'den başlayıp ∞'a uzanan, uzadıkça çoğalan, acıyan bir gün sayma..

     Senin ölümünün üçüncü gününü hatırladım şimdi. "3 gün oldu Allah'ım, yeter artık, nolur ver artık oğlumu. 3 gün sende dursun, 3 gün bende. Nolur bana da ver oğlumu.." diye ağlamış, pazarlık etmiştim, yalvarmıştım Allah'a. Çünkü geri vereceğini sanıyordum. Bir şey olacak, bu bir sınavdı diyecek acıyacak bana ve geri verecek seni. Öyle sanıyordum. Çünkü algılayamıyordum ölümünü. Hala da aklım, beynim anlayamıyor bunu, anlamsız bir umut besleniyor içimde kendiliğinden. Ama biliyorum umutsuzluğumu, çaresizliğimi.. Ve senin ölüp benim yaşadığımı..

     "Sayılı gün çabuk geçer" derler ya. Şimdi düşündüm de ben kaç gün daha sayacağımı bilmiyorum. Benim için sonsuza kadar saymak gibi uzun, zor, acı. Ama Allah biliyor o sayıyı. Bilinmeyen değil sayılı yani bizim günlerimiz de. O yüzden acaba "Sayılı gün çabuk geçer" mi  bizim için de?

Devamı --> »

1 Eylül 2014 Pazartesi

2
yorum
Annesinin kuzusu, tatlı şeker oğlusu..

     "Annesinin kuzusu, tatlı şeker oğlusu.." Bu bizim ailenin şarkısıdır oğlum, sen de alışmıştın buna abin gibi. Sen de bunu duyunca mutlu oluyordun. İnşallah yine duyuyorsundur.

     Senden sonra çok şey öğrendim annecim. Allah'a imanım tamdı tabi ama bilmediğim o kadar çok detay varmış ki. Mesela cehennemin bekçisi olan meleğin adı Malik'miş, yani sahip, sahiplenen. Cennetin bekçisi olan meleğin adı ise Rıdvan, razı olan.. Kendini bir şeylerin sahibi olarak görmek cehenneme yaklaştırıyor, oraya yakışıyormuş. Yani sana, kanımdan canımdan olan, karnımda taşıyıp doğurduğum, istediğim gibi bakıp büyüttüğüm, her halinle bana muhtaç olan sana bile benim dememeliymişim. Evladımız bile bizim değilmiş aslında, emanetmiş bize Allah'tan. O yüzden seni verdiğinde sevindiğim, kendimi çok şanslı hissedip şükrettiğim Allah'a seni geri aldığında, emanet olarak verdiğini aldığında da kızamam, küsemem. 

     Bir şey daha öğrendim bizimle ilgili. Allah küçük çocuğu ölen anne babaları, cennetteki çocuklarının hatrına, onlar istedi diye cennete alırmış. Tabi isyan etmeden sabredebilenleri, bu dayanılmaz acıya dayanıp bu sınavı geçebilenleri..

     Rıdvan oldum, razı oldum Allah'ım. Oğlumun, kuzumun ölümüne razı oldum. Cennetin kapısında bekleyen Rıdvan meleğin şahit olsun benim bu razı oluşuma da beni de cennetine al, oğluma orada kavuştur Allah'ım..

Devamı --> »